Sayfalar

6 Nisan 2009 Pazartesi

İRFAN SOFRALARI

SOFRA 1

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

İnsana çeşitli iyilikler lutfeden,Kur'an sofrasına insanları ve cinleri
davet eden Allah'a hamdolsun. Rahman namına o sofralara çağıranların
Efendisi Hz.Muhammed'e; irfan sofralarına koşarak kalblerine irfan
dolduran Ali'ne ve ashabına salat ve selam olsun.Bundan sonra :

Bu fakir kul Mısri,her ne kadar o sofralara güzel icabet edemedi ise de
uzun zamandan beri yüce Allah'ın şu sözüyle o sofranın inmesini
istiyordu : "Allah'ım,bize gökten öyle bir sofra indir ki bizden
öncekilere de,bizden sonrakilere de bir bayram ve senden bir mu'cize
olsun.Bizi rızıklandır.Muhakkak sen,rızık verenlerin en hayırlısısın."

Bin yetmiş altı yılı Şevval'inin ikinci günü akşama doğru kıbleye karşı
oturmuş: "Fakirlik tamam olduğu zaman o,Allah'tır." sözünü
düşünüyordum. Allah'ın ilhamiyle sırrıma bunun hakiki bir manası
doğdu.O kadar kesin bir mana doğdu ki artık bunun ötesinde bir mana
yoktur.Allah bana açıkça gösterdi ki kendisinden başkasının ne
zahirde,ne batında varlığı yoktur.Yalnız var sanılır.Bana bildirdi ki
arifin sırrında vücuttan fakr (yoksunluk) tamam olmayınca
perdesiz,doğrudan doğruya Hak'kın yüzüne bakması mümkin olmaz.Nitekim
yüce Allah buyurmuştur: "O gün bazı yüzler sevinçli, rablarına
nazırdır." (Kıyamet 32) Varlığı atmazsa,Allah'ın göklere ve yere
arzettiği,onların kabulden imtina,edip sadece insanın yüklendiği vücut
emanetini ödememiş olur.Ve bu suretle büsbütün hiyanetten
kurtulamaz.Allah'ı da sevmez olur.Çünkü Allah Teala "Allah hainleri
sevmez" (Enfal 58) ayetiyle ifade ettiği üzere onu sevmez.

Onun gözünden perde nasıl kalksın ve nasıl Allah'ı görsün ki o,Hak'ın
olan vücudu kendine mal etmektedir.Çünkü fakrın tamamı,Allah'tan başka
her şeyden varlığı almaktır.Vücut kalkınca Hak görünür.Ve hiç
kaybolmaz.Dersen ki: "Vücut görünürde ve gerçekte Allah Teala'nın ise o
halde arif kim,O'na bakan kim,O'nu gören kim?" Derim ki: "Vücut birdir
ama mertebeleri çoktur.Bir mertebede muhiblikle,bir mertebede
mahbuplukla görünür.Bir mertebede gül olur,diğerinde bülbül." Futuhat-i
Mekkiyye'nin başında şöyle bir beyit vardır: "Rab Hak'tır,kul
Hak'tır.Ah bilseydim,kimdir mükellef.Kuldur dersen,o ölüdür.Rab'dır
dersen o halde O nasıl mükellef olur?"

Buradan anlaşıldı ki fakr: İki cihanda da vechin (yüzün) siyah olması
(yok olması) dır.Yokluğa da siyah denilir.Yani dünya ve ahiret ademdir
(yoktur).Bunların varlığı yoktur.Çünkü varlık gerçekte
Allah'ındır.Mahlukata varlık vermek mecazidir.
Peygamber'in: "Nefsini bilen Rabbını bilir." sözünün manası da
budur.Çünkü nefsinin vücudu olmadığını bilirse,kendisinde olan vücudun
Allah'a ait olduğunu anlar.Yani kendisinin,mahiyyeti itibariyle
Rab,görünüş itibariyle nefs olduğunu bilir.Yahut: o aynen (zat
itibariyle) Rab,taayyünen (görünüş) itibariyle nefstir." diyebilirsin.

"Fakirlik küfür olayazdı." sözüne gelince bu,nafile ibadetlerle Allah'a
yaklaşmanın sonucudur.Ama benim söylediklerim,farz ibadetlerle Allah'a
yaklaşmanın sonucudur. "Allah gerçeği söyler,O,yola iletir."

NİYAZİ-İ MISRİ

3 Nisan 2009 Cuma

BU ADAMLARIN HAMURU FARKLI. BAŞAKA MAYA BUNLARDA Kİ

AŞŞAĞIDAKİ ZATI MUHTEREMLERİN NERDE DOĞUP NAAPTIKLARINI MERAK EDERSENİZ SİZ ARAŞTIRIN.
ŞAHISLARINA MüNHASIR(zat'a has-mahsus) SÖZLER VE DÜŞÜNCELERLE VAROLDULAR, ÖLDÜLER.

NEYZEN TEVFİK

Yerinde kullanıldığı zaman küfrün lugatın ayrılmaz bir parçası olduğunu idda etmiş kişidir. Şairdir, neyzendir, bektaşi tarikatına bağlıdır, esrar içer ve alkoliktir, küfürbazdır, kumarbazdır. Sözleri ve nükteli şiirleri ile cumuhuriyet tarihi filozofları arasında değerlendirlmesi gerken bir zat-ı muhteremdir.

'' KÜFÜR DİLİN CILASIDIR. ''

Turk milleti gariptir
Her lafi kaldirmaz
İbne dersin kizar da
.ikersin aldirmaz
-----------------------------------------------------------
bir ramazan akşamıydı.neyzen tevfik,şimdiki neslin,sararmış eski fotograflarından,köhne kitaplardaki karakalem resimlerden tanıdığı,o dağınık kır saçlı adam gibi değildi,gençti.
annesi,babası ve artık evde başka kim varsa sofranın başına oturmuşlardı.top atıldı,ezan okundu.herkes orucunu açtı.tevfik'lerin sofrasına gelen ilk yemek çorba oldu.babası sofranın ötesine berisine bakındı,altında üstünde bir şey arandı:

"limon yok!oğlum tevfik,koş bakkaldan iki limon al da gel !"

tevfik,babasının emri üzere,sofradan kalkıp en yakın bakkala doğru koşup gitti.ama ne gidiş....

artık yolda ne oldu,tevfik kime rastladı,bilinmez.ama evden limon almak üzere çıkan neyzen tevfik tam yirmi yıl boyunca evine geri dönmedi.sehir sehir,diyar diyar gezdi ve yirmi yıl sonra,bodrum'daki baba evinin kapısını,yine bir ramazan akşamı ve tam iftar saatinde çaldı.sofra kurulmuştu ve yine koca bir tas corba dumanı tüte tüte sofranın ortasında durmaktaydı.tevfik cebinden iki limon çıkardı ve :

"istediğin limonları aldım baba! " diyerek babasına uzattı...
-----------------------------------------------------------

Göründü memleketin iç yüzü, çöktüyse temel.
Gimdilik harice karşı yüzümüz olsa dahi
Yüzümüz yok bakacak kabrine ecdadımızın.
Tükürür zannederim çehremize, vatanın tarihi.
-----------------------------------------------------------

Alemi yaratan kahpe bilir iç yüzünü
Önü zulmet sonu zulmet .ikeyim gündüzünü...
-----------------------------------------------------------

Bir de;
Bana yar olmayan devr-i devranın,
izzet-i ikramını .ikeyim.
yansın ibneler alayı,
su veren itfaiyenin hortumunu .ikeyim.

E bir de:
Tanrı senin hamurunu
necazet(dışkı) ile yoğurmuş
anan seni sıçarken
yanlışlıkla doğurmuş

Bir de;
Örnek alma çiçek çiçek gezen arıyı
sonra pilin biter .ikemezsin karıyı

Olmuşu varken yeme meyvenin hamını
helali varken .ikme namahremin .mını

Güvenme her dostunun yoğurduna sütüne
sonra sokarlar kazığı ta götünün dibine...
------------------------------------------------------------

yesilayci bir profesör, "içkinin zararlari" konulu bir konferans veriyormus.konusmasinin bir yerinde dinleyicilere sormus:
" iki kovadan birine raki digerine su doldurup bunlari bir esegin önüne koysak, esek hangisinden içer acaba " dinleyiciler hep bir agizdan " suyu " demisler. " neden suyu içer" demis profesör, neyzen hemen atilmis " esekliginden "

ahmet rasim milletvekilligi döneminde bu espriyi mustafa kemal'e anlatmis.m.kemal bunu çok begenmis.
atatürk beraberindekilerle bir aksam çiftliginde içerken,az ötede dolasan bir köylü çocugunu yanina çagirarak sormus :
--biz ne yapiyoruz ?
--raki içiyorsunuz.
--söyle bakalim, iki kovadan birine raki digerine su doldursak,bunlari esegin önüne koysak,esek hangisini içer ?
--rakiyi !
--aman,demis,sebebini sormayalim!!!

dr.fahrettin kerim gökay "içkinin zararlari" konulu konferansini vermektedir. bir ara:
--rakinin her kadehi,hayatimizi bir saat kisaltir,der.
dinleyiciler arasinda olan neyzen yerinden firlayip bagirir:
--eyvah,yandik!
--hayrola?
--hesap ettim,meger ben öleli tam kirk yil olmus!!!
-----------------------------------------------------------------

''zevkine payidar-ı yoktur bu işin, sevişin gençler sevişin''
-----------------------------------------------------------------

gözünü aç daha meydan var iken,
dizginin canbaz elinde neyzen!
girmedim ya kapisindan baktim,
cennet'i at pazari sandim ben.

ıhtiyarlik ile gençlik diyerek,
su ayati ikiye böldürme!
ey büyükten de büyük allahim,
benden evvel .....imi öldürme! beyoglu, 1934
-----------------------------------------------------------------

kalmadi gizli kapakli deligi memleketin,
çok sükür kizlarimiz hep anadan dogmaca dul,
tutarim ben dilimi, kimseye sövmem ama,
karsisinda susmaga bir tek yüz bul!

firka,parti diye halkin bogazindan kisarak,
milletin on senedir olmus idi mengenesi.
kazdigi câh-i belaya yine kendi düstü,
örsünü,kiskacini .......min çingenesi. 1918

Halk arasinda çingene oldugu sürülen talât pasa için yazilmistir.talâat pasa, anilarinda ailesinin geçmisiyle ilgili bilgi vererek bu iddiayi reddetmektedir.
------------------------------------------------------------------

kâbe 'den maksat varmaktır yâra,
kör gibi tapınma kuru duvara.
-----------------------------------------------------------------

rivayete göre; atatürk neyzen'in çok içtiğini duyar ve çağırtır. iddialaşırlar sen mi çok içersin ben mi diye. atatürk soruyor neyzen'e:
- ne kadar içersin?
+ valla iki kiloluk içerim.
atatürk gözünü korkutmak için bir iki yokluyor:
-ben daha fazla içerim.
iyi diyor neyzen getirtiyorlar rakıları. neyzen bir tencere biraz da ekmek istiyor.
atatürk soruyor:
- ne yapçaksın bunları?
neyzen rakıyı döküyor, tencerenin içine, ekmek doğramaya başlıyor ve cevaplıyor:
+ dur önce bir çorba içelim.
atatürk "pes" diyor.
-----------------------------------------------------------------

Askerdeyken en büyük sıkıntısı içki yasagıdır.
bir gün tuvalette gizli gizli içki içerken komutan bunu yakalar ve :

-buldun mezeyi içersin tabii. der.

Neyzen tevfik hayatında cevap veremedigi tek lafın bu oldugunu söyler.

-------------------------------------------------------------------

NEYZEN HAKKINDA BİR YORUM
şiirden zerre anlamayan andavaldır.şair olmak iddiası olmadığı gibi böyle bir yeteneği de yoktur.adam şair doğar sonradan olmaz.belli kafiyeleri alt alta dizmek her ortalama angutun yapabileceği bir şeydir.hele hele şiire argo ve küfür soktuğumuz zaman malzeme çoğalacağı için iş daha kolaylaşır.zira şairin asla yer veremeyeceği literatüre bu andavallar yer verebilir.öte yandan kendisine ai olmayan pek çok söz (şiir demeyelim) ona atfedilmiş kavgada söylenmeyecek sözler neyzen babanın lafı denilerek aklanmıştır.ahlaki seviyesi düşen bir toplumun en az ihtiyaç duyacağı şey bu kabilden sözler ve onların şiir diye arzı endam etmesidir.ömer hayyam la bağlantısına gelince.kendisi hayyam'ın eline su dökemeyecek kadar sığ ve bayağı olup doğru veya yanlış herhangi bir felsefenin sözcüsü ya da bir hayat görüşünün ozanı değildir.hazır cevap olması onu değerli kılıyorsa anadolunun ücra kasabalarında nice hazır cevap vardır.cevabı küfürden ibaret olanın ise pratik olarak zaten cevabı yoktur da o sebepten küfür ediyordur.
-----------------------------------------------------------

VE NEYZEN DİYOR Kİ!


âlemin bağ-zârını(meydan-bostan) .ikeyim
sünbül ü verd ü nârını .ikeyim
andelib-i nizârını .ikeyim
hâsılı nev-baharını .ikeyim!
bana yoktur lüzumu gülşeninin,
şeb-i tarîk ü rûz-ı rûşeninin
ne gulâmının ne de zenninin
hepsinin tâ mezarını .ikeyim!
ağlamam ben, ben erkeğim erkek,
hayli güçtür bana cefâ etmek,
minnet etmem bu ömre de felek,
atını al, tımarını .ikeyim!
güçcedir bu fakiri aldatmak,
yüzdürüp sonra kündeden atmak,
gözünü aç da sen bana bir bak,
ben senin i'tibarını .ikeyim!
saki-i mâh-rûyına sıçayım,
gülünün reng ü bûyuna sıçayım,
mutrîbin hâyâ-hûyuna sıçayım,
sâgar-ı neşvedârını .ikeyim!
yok sâfâsı hezâr-ı dem-gerinin,
gül-sitanda şükûfe-i terinin,
bezm-i sahbâ-yı rûh-perverinin
neşvesiyle hümârını .ikeyim!
feleğin uğradımsa vartasına,
sıçayım ağzının ta ortasına,
bunu yazsın cihan da hartasına,
kıta'at ü bihârını .ikeyim
----------------------------------------------------

yamansın her zaman aldattın beni
gah düşürdün gahi kaldırdın felek
mecnun'sun diyerek leyla peşinde
ıssız vadilere saldırdın felek

rehbersin dedin sen ben ise kördüm
elimle başıma çok çorap ördüm
kendimi bıraktım alemi gördüm
hesapsız günahlar aldırdın felek

şifadır dedin de zehir tattırdın
gençliğin okunu boşa attırdın
körlerin yurdunda ayna sattırdın
çıkmaz sokaklara daldırdın felek

barışmadı gönlüm mert ile zenle
ne bir iş bilenle ne boş gezenle
hicran köşesinde bozuk düzenle
neyzen'e her telden çaldırdın felek
***********************************************************************************

ÖMER HAYYAM

Cehennemden Cennete uzanan sonsuz ve zamansız bu evrende, hala yaşayan Ömer Hayyam’a ve dostlarına selam olsun....

Şiirlerini Farsça yazan Ömer Hayyâm, rübâîleriyle şöhret kazandı. Dört mısradan ibaret olan rübâîlerinde genellikle felsefî temaları işliyordu. Ömer Hayyâm, şiirlerinde insanın tabiat karşısındaki çaresizliğini, bir türlü çözemediği hayat muammasını ve ölüm karşısındaki durumunu, kötümser, muzdarip ve alaycı yöntemlerle tasvir ediyordu. Matematikçi, gökbilimci ve düşünür. Edebiyat, tıp, tarih, felsefe ve hukuk alanında geniş bir bilgi sahibi. Doğunun efsane ismi. Ölümsüz söz ustası...

Bir çok bilim adamınca Batıni, Mutezile anlayışlarına dâhil görülür. Evreni anlamak için, içinde yetiştiği İslam kültüründeki hakim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır.

Ömer Hayyam ve Din; “Bir elde kadeh, bir elde Kur’an / Bir helaldir işimiz, bir haram / Şu yarım yamalak dünyada / Ne tam kafiriz, ne tam Müslüman...”

Hayyam ve Astronomi denince, “Melikşah Yıldız Kataloğu” adlı tablolar ve “Celali Takvimi” gelir.

Matematikçi Hayyam ise, aritmetikte bir sayının n’inci köklerinin hesabı, cebirde 3. derece denklem çözümü, geometride orantılar teorisi ve analitik geometrinin temelini attı.

Hayyam; kanı, canlılığı, güneşi, ışığı ve bütün güzelliği ŞARAP ile anlattı. Bilimsel çalışmalarına ara verip, yıldızları seyrederken, insanları ve evreni gözlemlerken, hissettiklerini, gördüklerini ve ruhunun isyanını felsefi bir düşünce içinde Fars edebiyatının “terane” kalıbıyla şiirlere döktü...

*
Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz:
İki başımız var, bir tek bedenimiz.
Ne kadar dönersem döneyim çevrende:
Er geç baş başa verecek değil miyiz?

*
Ben ne camiye yararım, ne hayvana!
Bir başka hamur benimki, başka maya.
Yoksul gavur, çirkin orospu gibiyim:
Ne din umrumda, ne cennet, ne dünya!

*
Yaşamanın sırlarını bileydin
Ölümün sırlarını da çözerdin;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok:
Yarın, akılsız, neyi bileceksin?

*
İçin temiz olmadıksan sonra
Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
Hırka, tespih, post, seccade güzel;
Ama Tanrı kanar mı bunlara?

*
Var mı dünyada günah işlemeyen söyle:
Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle;
Bana kötü deyip kötülük edeceksen,
Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.

*
Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,
Bin bir derde düşer, canlarından bezerler.
Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür,
Onlar gibi olmayana adam demezler.

*
Varlığın sırları saklı, benden;
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben.
Bizimki perde arkasında dedi-kodu:
Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.

*
Dünyada akla değer veren yok madem,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şu şarabı, alsın aklımızı:
Belki böyle beğenir bizi el alem!

*
Ferman sende, ama güzel yaşamak bizde:
Senden ayığız bu sarhoş halimizde.
Sen insan kanı içersin, biz üzüm kanı:
İnsaf be sultanım, kötülük hangimizde?

*
Bu dünyadan başka bir dünya yok, arama;
Senden benden başka düşünen yok, arama!
Vaz geç ötelerden, yorma kendini:
O var sandığın şey yok mu, o yok arama!

*
Şu dünyada üç beş günlük ömrün var,
Nedir bu dükkanlar, bu konaklar?
Ev mi dayanır, bu sel yatağına?
Bu rüzgarlı yerde mum mu yanar?

*
Adam olduysan hesap ver kendine:
Getirdiğin ne? Götüreceğin ne?
Şarap içersem ölürüm diyorsun:
İçsen de öleceksin, içmesen de!

*
Her gece aklım dalar gider engine.
Ağlarım, inciler dolar eteğime.
Sevdalıyım, şarap dayanmıyor bana:
Kafam baş aşağı çevrik bir tas mı ne!

*
Dünya ne verdi sana? Hep dert, hep dert!
Güzel canın da bir gün elbet.
Toprağında yeşillikler bitmeden
Uzan yeşilliğe, gününü gün et.

İnsan toraktan yaratılmıştır. Tekrar toprağa döner. Bedeni can'ı karaşır toprağa. Sonra bir gün toprak bir testide şarap gelir önüne. Hangi bedendendir bu testi içinde ki kimin can'ıdır.

2 Nisan 2009 Perşembe

EN İYİ STRATEJİYİ BEN BELİRLERİM. TEORİ BENDEEEEEEE

OYUN TEORİSİ

Hepimiz hayatlarımızı kararlar vererek devam ettiriyoruz. Fakat karar alma süreci olarak isimlendirilen ve alınan kararı belirleyen zaman aralığında verdiğimiz kararın bize en fazla faydayı sağlayabilecek karar olduğundan nasıl emin olabiliriz?

Oyun mu, Teori mi?

Akademik araştırmalarda kullanım alanları yaygınlaştıkça önemi anlaşılan bu araç, 1990’lardan itibaren Amerika’da yaygın olarak uygulanmaya başlandı. Özellikle ekonomi alanında ihale düzenlemelerinden rekabet analizlerine kadar geniş bir uygulama alanı ortaya çıktı.

Türkiye’de oyun teorisi ancak son yıllarda akademik olduğu kadar günlük hayatta da- özellikle de Akıl Oyunları adlı filmin ülkemizde vizyona girmesinden sonra- ilgi odağı oldu. Aslında, modern oyun teorisi bugün karsımıza çıkan şekline uzun bir gelişme sürecinden sonra ulaştı. Bu sürece kısaca göz atmak “Oyun Teorisi” isminin nereden geldiğini anlamamıza yardımcı olabilir.

Satranç, poker, briç gibi oyunlarda oyuncuların davranışlarını modellemek ve akılcı strateji seçimleri üzerine çalışan Macar asıllı Amerikalı John von Neuman, oyunlar üzerine ilk makalesini 1928 yılında yayınladı. Hidrojen bombası ve ilk bilgisayarın mucitlerinden sayılan bu dahi matematikçi, bir ekonomist olan Oskar Morgenstern ile birlikte, oyun teorisini 1944 yılında basılan “Oyun Teorisi ve Ekonomik Davranış” isimli kitaplarında ilk defa ekonomi alanına taşıdılar. Bu kitapta iki oyunculu, sıfır toplamlı oyunları ve işbirlikçi oyunları incelediler. John F. Nash, 1950-53 yılları arasında yayınladığı dört çalışması ile oyun teorisini geliştirdi ve hem rekabetçi hem de işbirlikçi oyunlarda kullanılabilecek bir denge kavramını ortaya çıkardı. Halen oyun teorisinin ağır yükünü onun ortaya attığı Nash dengesi çekmektedir. Martin Shubik 1959 basımlı “Strateji ve Pazar Yapısı: Rekabet, Oligopol ve Oyun Teorisi” kitabında rekabetçi oyun teorisini ilk defa oligopollere uyguladı. 1965te Reinhard Selten, Nash dengesini yaygın biçimdeki oyunlarda (oyuncuların sıra ile stratejilerini seçtikleri oyunlar) kullanılabilecek şekilde geliştirdi. Üç seri makalesi ile John Harsanyi, 1967-68 yıllarında teorinin oyuncuların eksik bilgi sahibi olduğu oyunlara nasıl uygulanabileceğini gösterdi.

Gittikçe gelişen, dallanıp budaklanan oyunlar teorisi, ekonomi bilimi için olduğu kadar, hukuk, politika, işletme, uluslararası ilişkiler ve hatta biyoloji gibi bilimler için de vazgeçilmez bir matematiksel araç oldu. Ekonomide, özellikle de endüstriyel organizasyon alanında teorik gelişmelere yol açtı ve yön verdi. Oyun teorisi aynı zamanda stratejik karşılaşmaların incelenmesinde standart bir dil haline geldi.

Biraz Terminoloji


* Oyun teorisi:
özellikle sosyal bilimlerde stratejik karşılaşmaları modellemeye yarayan matematiksel bir araçtır.

* Stratejik karşılaşmalar: oyuncuların getirileri birbirlerinin hareketlerinden karşılıklı olarak etkilendiği çekişme ya da çatışmalar.

* Statik oyunlar:
oyuncuların bir defaya mahsus olmak üzere oynadıkları oyunlar.

* Akılcılık: her oyuncunun kendi kazancını maksimize etmeye çalışması.

* Akılcılığın ortak bilgi olması: Tüm oyuncular kendilerinin ve rakiplerinin akılcı olduğunu bilir, rakiplerinin de kendilerinin bu bilgiye sahip olduklarını bildiklerini bilir ve bunun gibi sonsuza giden bir mantık zincirinin var olduğu varsayımı.

* Kusurlu bilgili oyunlar (games with imperfect information): oyuncuların birbirlerinin strateji seçimlerini göremedikleri ve sanki aynı anda karar veriyorlarmış gibi oynadıkları oyun.

* Eksik bilgili oyunlar (games with incomplete information):
oyunculardan bir ya da daha fazlasının diğer oyuncunun ya da oyuncuların getirilerini bilmeden oynadıkları oyun.

* Sıfır toplamlı oyun: bir oyuncunun kazancının, diğer oyuncunun kaybına eşit olduğu oyun (poker, tenis vb.).
Statik Oyunlar

Karmaşık matematiksel hesaplara girmeden oyun teorisinin mantığını anlamak için en basit oyunlar olan statik, yani oyuncuların stratejilerini aynı anda seçtikleri oyunları incelemek yeterli olabilir. Stratejik bir karşılaşmayı oyun teorisi ile incelemek için ise, önce bu çatışmanın bir oyun olarak tanımlanması gerekir.

Bir oyunun tanımı üç temel öğeye dayanır:


1. Oyuncular kümesi (I): Oyuncuların yer aldığı küme. Bu oyuncular kurgulanan oyuna ve modellenen duruma göre kişiler, şirketler, devletler ve hatta hayvanlar olabilir. Oyuncu sayısı ise ikiden sonsuza kadar olabilir. (Bu makalede iki oyunculu oyunlardan bahsedilecektir.)
2. Eylem (hareket) kümesi (A): Her bir oyuncuya ait bütün olası eylem seçeneklerinin yer aldığı küme. Örneğin, bir firma için ürün fiyatı seçenekleri ile bir hareket kümesi oluşturulabilir. Eylem kümesi de sonsuz sayıda elemana sahip olabilir. (Bu makalede ağırlıklı olarak her oyuncu için sınırlı sayıda eylem seçeneği olan oyunlardan bahsedilecektir.)
3. Getiriler: Bütün oyuncuların her türlü olası strateji kombinasyonu için her oyuncunun oyun sonunda elde edeceği kazancı ya da kaybı. Bu getiriler parasal olarak tanımlanabileceği gibi her oyuncu için fayda fonksiyonları ile de belirtilebilir. (Tabii ki biyoloji gibi alanlarda bu tip getirilerden bahsetmek olanaksızdır. İki hayvan türünün çatıştıkları oyunlarda, her türün yavru sayısı o türün getirisi olarak alınabilir.)

Statik oyun örneklerine ve çözüm tekniklerine girmeden önce, önemli bir takım varsayımlardan bahsetmekte fayda vardır.

Statik Oyun Varsayımları:

i) Oyuncular eylem seçimlerini aynı anda ya da birbirlerinin haberi olmadan yaparlar.

ii) Tüm oyuncular akılcıdır.

iii) Tüm oyuncuların akılcılığı ortak bilgidir.

iv) Tüm oyuncular kusursuz fakat eksik bilgiye sahiptir.

Basit bir kaç senaryoya bakılarak bu üç öğeye göre statik bir oyunun tanımının nasıl yapılacağı daha açık olarak anlaşılabilir.
Tutukluların İkilemi (Prisoners’ Dilemma)
Bir soygun soruşturması sonucu Ali ve Veli isimli iki şüpheli yakalanmış ve ayrı odalarda ilk sorgulamalarının yapılmasını beklemektedirler. Güvenlik güçleri bu iki tutukluya bir anlaşma paketi önerir. Bu öneriye göre ikisi de suçu itiraf ederse beşer yıl, ikisi de reddederse ikişer yıl hapis cezası yiyeceklerdir. Eğer birisi itiraf, diğeri reddederse itirafçı serbest kalacak ve arkadaşı on yıl hapis cezası yiyecektir. Oyunun tanımı bu bilgilere göre yapılabilir.

Kaynakça

1) McMillan, J. (1992), Games Strategies and Managers. Oxford University Press: New York.

2) Dixit, A. K. ve B/ J/ Nalebuff (1991), Thinking Strategically: The Competitive Edge in Business, Politics, and Everyday Life. W. W. Norton & Company: New York.
3) McDonald, J. (1975) The Game of Business. Doubleday & Company, Inc.: New York.
4) Fudenberg, D. ve J. Tirole (1996) Game Theory. The MIT Press: Massachusetts.