Ateş'in ilk kıvılcımı gözde başlayıp kalpte yanıyor. Aşık ayrılığa düşüp kavuşamayınca içinde yanan şeyin adı ateş oluyor. Duyulan özlem, sevgilinin adını her anış, onu her hatırlayış bu ateşi biraz daha alevlendirerek ruhunu yakıyor. Gönülde yanan bu ruhani ateşi hangi cismani su söndürür ey sevgili. Gönül gözümle gördüğüm güzelliğine bir imandır yanan bu ateş.
5 Ocak 2022 Çarşamba
Daldırma teknolojisi ( immersion technology)
Daldırma teknolojisi nedir?
Dünyayı kontrol eden dijital Matrix'e girdiğiniz bilgisayarlı bir sanal gerçekliktir. İnsan olmadığın halde insan gibi görünür ve işlev görürsün! Oraya bir görev ya da amaç için girilir.
20 Eylül 2013 Cuma
Danniel Dennett - Neredeyim
Artık Bilgi Özgürlüğü Yasasına göre bir sakıncası kalmadığı için, uzun süredir gizlediğim ve sadece akıl felsefesi, yapay zeka ve sinirbilim konusunda araştırma yapanların ilgisni çekecek bir sırrımı açıklayabilirim. Yıllar önce Pentagon yetkilileri bana gelerek çok gizli ve tehlikeli bir görev için gönüllü olmamı istediler. NASA ve Howard Huges'un da katkısı ile Savunma Bakanlığı, Süpersonik Tünel Yeraltı Aracını(Sü-T-Y-Ay) geliştirmek için milyarlar harcıyordu. Bu araç dünyanın merkezini büyük bir hızla geçecek ve bir Pentagon yetkilisinin deyimi ile, 'Kızılların füze silolarının tam göbeğine' özel yapılmış bir nükleer savaş başlığı atacaktı. Fakat bir sorun vardı. İlk testlerde Tulsa, Oklohama'da toprağın bir mil kadar altına bu başlığı yerleştirmeyi başarmışlardı ama şimdi benden onu geri getirmemi istiyorlardı. 'Neden ben?' diye sordum. Görev beyin araştırmaları konusunda öncü bazı uygulamalar gerektiriyormuş da, benim de bu konuya ilgimi biliyorlarmış da, aynı zamanda merakımı vede cesaretimi filan falan... Yanii, nasıl reddedebilirdim? Pentagon'u kapıma getiren sorun aslında şuydu: Geri getirmem gereken bu cihaz çok farklı bir radyasyon yayıyordu. Yapılan ölçümlere göre cihazın içindeki bazı maddeler yerin derinliklerindeki diğer bazı maddeler ile etkileşime girmiş ve beyindeki bazı dokulara ciddi zararlar verebilecek bir radyasyon yaymaya başlamışlardı. Vücudun diğer organlarına hiçbir zararı olmayan bu ölümcül ışımadan beyin dokularını korumanın bir yolu da yoktu. Dolayısı ile cihazı almaya gidecek kişinin beynini yanına almaması gerekiyordu. Beynim bir ameliyatla çıkarılacak ve görevini radyo bağlantısı yardımı ile yerine getirebileceği güvenli bir yerde tutulacaktı. Acaba, beynimin çıkarılıp Huston'daki İnsanlı Uzay Araçları Merkezindeki bir yaşam destek ünitesine koymalarına izin verir miydim? Beynimden çıkan her sinir, ameliyat sırasında kesilecek ve araya biri beyin tarafındaki sinir ucuna diğeri ise vücüduma giden taraftaki sinir ucuna olmak üzere birer mikrominyatür radyo alıcı/verici takılacaktı. Hiçbir bilgi kaybı olmayacak, tüm bağlantılar yerli yerinde olacak, beynim vücüduma eskisi gibi kumanda edebilecekti. Önce biraz tedirgin oldum. Acaba bu çalışır mıydı? Hustondaki beyin cerrahları bana cesaret verdi. 'Bunu sadece sinirlerinin biraz uzatılması olarak düşün' dediler. 'Beynin kafatasının içinde bir iki santim yer değiştirse bu senin aklını ne değiştirir ne de eksiltir. Biz sadece bu sinirlerin arasına radyo bağlantıları koyup onları istediğimiz kadar uzatacağız.' Houston'daki yaşam destek laboratuarını gezip eğer kabul edersem beynimin içine konacağı kavanozu gördüm. Bu işi yapacak olan uzman nörologlar, hematologlar, biofizikçiler ve elektrik mühendisleri ile tanıştım ve günler süren tartışmalar ve sunumlardan sonra bu denemeyi yapmaya karar verdim. Bir sürü taramalar, kan testleri, mülakatlar filan yaptılar. Özgeçmişimi detayları ile kaydettiler, inaçlarımın, beklentilerimin, korkularımın ve hoşuma giden şeylerin tam bir listesini çıkardılar. En sevdiğim plakların bile bir dökümünü yaptılar ve bana psikanaliz konusunda hızlandırılmış bir kurs verdiler. Sonunda ameliyat günü geldi çattı. Tabii ki anestezi altındaydım ve ameliyat hakkında hiçbirşey hatırlamıyorum. Ayıldığımda gözlerimi açtım, etrafıma baktım ve kaçınılmaz, geleneksel ve biraz bayatlamış, ameliyat sonrası sorusunu sordum: 'Neredeyim?' Hemşire gülümseyerek bana baktı, 'Houston'dasınız' dedi ve bir an bunun öyle yada böyle doğru olduğunu düşündüm. Bana bir ayna verdi. Haliyle, kafamdan titanyum uçları çıkan ufak antenler vardı. 'Sanırım ameliyat başarılı geçmiş' dedim. 'Beynimi görebilir miyim?' Biraz başım dönüyordu. Beni uzun bir koridorun sonundaki yaşam destek laboraturarına götürdüler. Orada bekleyen destek ekibinden büyük bir alkış yükseldi ve ben de onları neşeyle selamladım. Başım hala biraz döndüğü için koluma girip beni yaşam destek birimin önüne getirdiler. Camdan içeri baktım. Orada, biraya benzer bir sıvının içinde, devrelerle, çiplerle, plastik borularla, elektrodlarla ve diğer ıvır zıvırla çevrelenmiş olmasına rağmen rahatça tanınabilir halde bir insan beyni vardı. 'Bu benim mi?' diye sordum. 'Kavanozun diğer tarafındaki yayın düğmesine basın ve kendiniz görün' diye yanıtladı proje yöneticisi. Düğmeyi KAPALI konumuna getirdim ve bir anda bir patates çuvalı gibi oradaki teknisyenlerden birinin kucağına yığıldım. Hemen düğmeyi AÇIK konumuna getirdiler. Dengemi ve sukunetimi kazanmaya çalışırken kendi kendime şöyle düşündüm : 'Evet, burada bir sandalyede oturmuş, bir camın arkasındaki beynime bakıyorum...' Ama bir dakika. Aslında şöyle demem gerekmiyor mu? 'Burada heryerinden baloncuklar çıkan bir sıvının içinde duruyorum ve kendi gözlerim bana bakıyor.' Bu son düşünceyi tekrar değerlendirdim. Bunu kavanozun içine, orada duran beynimle düşündüğümü algılamak istedimse de başaramadım. Tekrar denedim. 'Ben, Daniel Dennett, burada baloncuklar olan bir sıvının içinde kendi gözlerim tarafından izleniyorum.' Hayır, bir türlü olmuyordu. Çok garip ve kafa karıştırıcı. Tüm düşüncelerin beyinde olduğuna candan inanan, fizikalist görüşün önde gelen savunucusu filozoflardan biri olan ben 'neredeyim?' diye düşündüğümde, bu düşünce bana burada, kavanozun dışında, benim, Dennett'in durduğu ve beynime baktığı yerde oluşuyor gibi geliyordu. Kendimi kavanozun içinde düşünmeyi tekrar denedim ama fayda etmedi. Bazı düşünsel denemeler yaparak bunu başarmaya çalıştım. Kendi kendime ard arda beş kere ve hızlı hızlı 'Güneş orada parlıyor' dedim ve her seferinde değişik bir yer düşündüm, laboratuarın güneş ışığı alan bir köşesi, hastanenin ön bahçesi, Houston, Mars, Jüpiter. Zihnimde bütün bu mesafeleri kolayca katedip 'oraya' varırken bir sorun yaşamadım. Evrenin en uzak köşelerindeki 'oraya' bir anda gidip sonra başka bir 'oraya' hiçbir sorun yaşamadan varabiliyordum. 'burada, Houston'da' ile bir sorunum yoktu, 'burada, laboratuarda' ile de ve hatta 'burada, laboraturaın bu bölgesinde' ile de. Ama 'burada, kavanozun içinde' nedense olmaması gereken bir düşünce gibiydi. Bunları düşünürken gözlerimi kapamayı denedim. Bu biraz yardımcı oldu ama gene de kısa bir an dışında bunu başaramadım. 'Burası'nı düşündüğümde 'burası' ile nereyi kastettiğimi nasıl bilebilirdim? Aslında bir yeri kastettiğim halde başka bir yeri nasıl düşünebilirdim. Bütün bu durumun, bir birey ve onun zihinsel yaşamı konusunda beyin bilimcilerin ve filozofların, fizikalistlerin ve davranışçıların tüm didiklemelerine direnen bazı bağları koparmadan nasıl açıklanacağını bilemiyordum. Belki de 'burası' ile neyi anladığım konusunda asla düzgün bir fikrim olmayacaktı. İçinde bulunduğum bu durumda ya sistematik olarak yanlış düşünmenin verdiği akıl alışkanlıklarının etkisi ile lanetlenmiş kalacak ya da bir bireyin nerede olduğunun (ve dolayısı ile düşüncelerinin anlamsal bir analiz için nerede olduğunun) ruhun fiziksel yaşam alanı olan beyinin nerede olduğuna bağlı olmadığını kabul etmek zorunda kalacaktım. Kafam karışık bir halde, filozofların çok sevdiği bir yöntemi kullanarak yolumu bulmaya çalıştım. Bunun için önce nesnelere isimler vermeye başladım. Beynime yüksek sesle "Yorick" dedim "sen benim beynimsin. Ve şuradaki sandalyele oturmuş olan vücudumun kalanı, sana da 'Hamlet' ismini veriyorum." Evet, şimdi hepimiz buradayız, beynim Yorick, vücudum Hamlet ve ben Dennett. Şimdi, ben neredeyim? Ve nerede olduğumu düşündüğümde, bu düşünce nerede simgeleniyor. Acaba kavanozun içinde yüzen beynimde mi yada bana göründüğü gibi iki kulağımın arasında bir yerlerde mi? Yada hiçbir yerde mi? Bu düşüncenin zamandaki konumu bana hiçbir sorun yaratmıyor, ama acaba uzayda da bir konumu olmamalı mı? Seçeneklerimin bir listesini yapmaya başladım. Hamlet nereye giderse, Dennett oraya gider. Bu seçeneğin doğru olmadığı, felsefecilerin çok sevdiği beyin nakli düşünce deneyleri ile kolaylıkla anlaşılabilir. Eğer Tom ve Dick beyinlerini değiş tokuş etseler o zaman Tom Dick'in eski vücudundaki kişi olur. Bunu görmek için ona sadece sormanız yeterli, Tom olduğunu söyleyecek ve Tom'un hayatındaki en özel detayları size söyleyebilecektir. Yani ben ve vücudum birbirimizden ayrılabiliriz ama beynimden ayrılmam pek mümkün görünmüyor. Bu tür beyin nakli düşünce deneylerinden çıkan diğer bir temel öğreti de, bu tür operasyonlarda insanların alıcı değil verici olmak isteyecekleridir. Aslında bu operasyonlara vücut nakli demek daha iyi olur. Yorick nereye giderse, Dennett oraya gider. Bu da pek çekici değil aslında. Nasıl olur da açıkça burada kavanozun dışında ve suçluluk içinde öğle yemeği için odama dönme planları yaparken, kavanozda kısıllı kalmış ve hiçbir yere gidemeyen biri olabilirim? Bu soru biraz daha üzerinde düşünülmeyi hakediyor. Önsezimden biraz destek alabilmek için, Locke'un hoşuna gidebilecek kriminal bir senaryo düşündüm. Varsayalım dedim kendi kendime, şimdi bir uçağa atlayıp Kaliforniya'ya gitsem, bir banka soysam ve yakalansam. Acaba hangi eyalette yargılanmam gerekir: Soygunun gerçekleştiği Kaliforniya'da mı yoksa beynimin yeni elbisesinin bulunduğu Teksas'ta mı? Acaba ben beyni-eyalet-dışında bir Kaliforniyalı suçlu mu olurum yoksa uzaktan kumanda ike Kaliforniya'da ortalığı karıştıran Teksaslı bir suçlu mu? Belki de bu sorunun karar verilemezliği sayesinde yakayı kurtarırım, belki de bunun eyaletler-arası, federal bir suç olduğuna karar verilir. Her durumda, varsayalım ki hüküm giydim. Acaba Kaliforniya, Yorick Teksasta kavanozunda iyi bir yaşam sürüyor iken Hamlet'i demir parmakklıklar arkasına koymak ile tatmin olacak mı? Yada Teksas, Hamlet bir sonraki gemi ile Rio'ya giderken, Yorick'i hapis edecek mi? Bu seçenek bana akla yakın geldi. Ölüm cezası veya ona benzer acımasız ve alışılmadık bir ceza veremeyeceğine göre devlet Yorick'in yaşam destek ünitesini çalışır tutmak zorunda kalacaktı. Onu Houston'dan Leavenworth'a gönderseler bile, ben bu konuyu hiç takmayacak ve kendimi özgür bir adam sayacaktım. Yani devlet birini hapse atmaktan bir fayda umuyorsa, sadece Yorick'i hapse atmakla bana birşey yapamayacaktı. Bu da doğru ise, üçüncü bir seçenekte aramak gerekiyor çözümü Dennet kendini nerede sanıyorsa oradadır. Genellemek gerekirse, bu şöyle bir sav: Verilen bir anda, bir insanın bir bakış açısı vardır ve bu bakış açısının (bakış açısının içeriği ile içsel olarak belirlenen) yeri aynı zamanda o insanın da bulunduğu yerdir. Bu sav da dertleri olmayan bir sav değil ama bana doğru yolda atılmış bir adım gibi göründü. Tek sorunu insanı yer konusunda yazı-ben kazanırım/tura-sen kaybedersin şekinde bir çıkmaza sürüklemesi. Daha önce nerede olduğum konusunda sık sık yanılmadım mı yada en azından tereddüte düşmedim mi? Bir kişi kaybolamaz mı? Mutlaka kaybolur, ve coğrafi olarak kaybolmak, kaybolmanın tek yolu değil. İnsan ormanda kaybolsa en azından kendisinin nedere olduğunu bilmenin tesellisini yaşayabilir: kişi burada, kendi vücudunun tanıdık sınırları içindedir. Büyük ihtimalle bu şartlarda, bu durum insanın müteşekkir olmasına yetecek kadar dikkat çekici olmaz. Ama çok daha kötü durumlar hayal edilebilir ve ben şu anda böyle kötü bir durumda olup olmadığımdan emin değilim. Bakış açısı, bireyin bulunduğu yer ile ilgili ama gene de çok net olmayan bir kavram. Bir kişinin bakış açışının içeriğinin o kişinin inanç ve düşüncelerinin içeriğiile aynı olmadığı ve bunlar tarafından belirlenmediği açıktır. Örneğin, gözünün önünden geçen Cinerama 'roller coaster' görüntüleri mesafe algısını yanılttığı için koltuğuna yapışmış ve çığlıklar atanlara ne demeli? Güvenli koltuklarında oturduklarını unutuyorlar mı? Burada, kişinin bakış açısında, görsel yanılgıya dayanan bir kayma yaşadığını söyleyebiliriz. Başka durumlarda ise, bu tür kaymaları bir algı yanılgısı diye adlandırmak istemiyorum. Tehlikeli maddelere insanlar tarafından yönetilen robot kolları ile dokunulan fabrika ve laboratuarlarda bakış açısındaki bu kayma, Cinerama'dakine göre çok daha belirgindir. Metal parmakları ile dokundukları kapların ve kayganlığını hissederler. Nerede olduklarını gayet iyi bilirler ve deneyimlerinin yarattığı yanlış inançlara kapılmazlar, fakat sanki baktıkları izolasyon odasının içinde gibidirler. Biraz gayretle, bakış açılarını sanki insanın gözü önünde duruşu değişen şeffaf bir Necar küpü veya Escher çizimi gibi, ileri geri kaydırabilirler. Ama bunu yaparken, kendilerini de ileri geri taşıdıklarını öne sürmek biraz abartılı olur. Gene de bu örnekler bana ümit verdi. Tüm önsezilerime ters de olsa, kavanozun içinde isem, zamanla bu bakış açısını kabullenmek için kendimi eğitebilirdim. Kendimi kavanozumda konfor içinde yüzerken, dışarıdaki vücuduma emirler yağdırıyor bir halde hayal edebilirim. Bu işin zorluğunun veya kolaylığının, beynin gerçekte nerede olduğundan bağımsız olduğunu düşündüm. Ameliyattan önce yaptığımın aslında artık ikinci doğam olduğunu düşünebilirim. Aynı tromp l'oleil'i siz de yapabilirsiniz. Varsayalım ki Times'da yayınlanan kışkırtıcı bir yazı yazdınız ve Devlet bir süre için beyninizi Bethesda, Maryland'daki Tehlikeli Beyinler Kliniği'nde gözetim altına almaya karar verdi. Vücudunuz tabii ki hayatını kazanmak ve vergilerini ödemek üzere özgür bırakıldı. Şu anda da vücudunuz bir sınıfta, Daniel Dennett'in başından geçen benzer gariplikte bir olayı anlatışını izliyor. Deneyin. Kendinizi önce Bethesda'da düşünün ve sonra da uzaktaki, ama gene de size çok yakın görünen vücudunuza geri dönün. Nazik bir alkış için ellerinizi çırpmanızı ve kokteyl salonunda gerçekten hakedilmiş ufak bir içki öncesi öncesi vücudunuzu tuvalete götürmenizi bu uzaktan erişim düzeneğine (sizin mi? Yoksa Devletin mi? ) borçlusunuz. Hayal etmek güç olabilir ama hedefinize ulaşırsanız, sonuçları buna değebilir. Her neyse, burada Houston'da kelimenin tam anlamı ile düşünceler arasında kaybolmuştum ama bu uzun sürmedi. Düşünce gezilerim, beni bu tehlikeli göreve göndermeden önce yeni sinir sistemi protezimi denemek isteyen Houston doktorları tarafından bölündü. Daha önce de dediğim gibi, (eski halimden pek de farklı olmadığını itiraf etmem gereken) bu yeni duruma alışmış olsam da, hala biraz başım dönüyordu. Balantılar yeterince iyi değildi ve hala bazı ufak koordinasyon sorunları vardı. Işığın hızı, her ne kadar yüksek olsa da sonuçta sınırlı idi ve beynim ile vücudum birbirinden uzaklaştıkça iletişimde oluşan gecikme, iletişimi aksatıyordu. Sanki telefonda kendi sesinin yankısını duyup kafası karışan biri gibiydim. Mesela, beynim ile vücudum birbirinden bir milden daha uzaksa hareket eden bir cismi gözlerimle takip edemiyordum. Pekçok durumda bu aksaklığım pek farkedilir değildi ama artık beyzbol oynarken biraz falsolu atılan bir topa düzgün vuramıyordum. Bazı teselliler de vardı tabii ki. Mesela, içki hala eskisi gibi lezzetli olmasına ve içerken boğazımı ısıtmasına rağmen, yakın arkdaşlarımın şaşkın bakışları altında hiç sarhoş olmadan istediğim kadar içebiliyordum (ama sarhoşluk numarasını geneldeki garip ruh halimi gizlemek için zaman zaman kullandığımı itiraf etmeliyim). Aynı nedenlerle, bilek burkulması için ağızdan aspirin almama rağmen, baş ağrısı için Houston'a telefon edip, kavanoza biraz ağrı kesici enjekte etmelerini rica etmem gerekiyordu. Hastalık günlerimde, telefon faturası oldukça kabarıyordu. Neyse, maceramıza geri dönelim. Sonunda doktorlar yeraltındaki görevime hazır olduğuma karar verdiler. Beynimi Houston'da bıraktım ve bir helikopter ile Tulsa'ya gittim. Yani, en azından bana öyle göründü. Yani, insanın içinden durumu böyle tanımlamak geliyor. Yolculuk boyunca konuyu tekrar düşündüm ve ameliyat sonrası yaptığım düşünce gezilerinin yaşadığım paniğin bir sonucu olduğuna karar verdim. Durum sandığım kadar garip veya metafizik değildi. Neredeydim? Tabii ki her iki yer de, hem kavanozun içinde hem de dışında. Nasıl bir kişi bir ayağı Connecticut'ta iken diğeri ile Rhode Island'da olabilirse ben de her iki yerdeydim. Hakkında hep birşeyler duyduğumuz şu bölünmüş kişilerden biri olmuştum. Düşündükçe, cevap bana bariz şekilde doğru görünmeye başladı. Felsefi bir sorunun başına gelebilecek üzücü ama pek de sıradışı olmayan bir son. Bu cevap beni tam tatmin etmiyordu tabii. Cevabı belirsiz bir soru hala kafamı kurcalıyordu. Bu soru "acaba çeşitli parçalarım nerede?" veya "şu anki bakış açım nedir?" değildi. Tulsa'da yeraltına, nükleer bir savaş başlığı için inenin bir bakıma ben olduğu, sadece benim çoğum olmadığı yadınamaz bir gerçek gibi geliyordu bana. Savaş başlığını bulduğumda beynimi yanıma almadığıma gerçekten memnun oldum çünkü yanımda getirdiğim Geiger sayacının ibresi deliye dönmüştü. Normal telsizim ile Houston'u aradım ve operasyon kontrol merkezine durumum ve gelişmeler hakkında bilgi verdim. Onlar da bana, yaptığım gözlemler ışığında bu savaş bağlığını nasıl etkisiz hale getireceğim konusunda bilgi verdiler. Tam kaynak cihazım ile çalışmaya başlayacaktım ki başıma korkunç birşey geldi. Aniden duvar gibi sağır olmuştum. Önce sadece kulaklıklarım bozuldu sandım ama kaskıma elimle vurduğumda da birşey duymadım. Belli ki ses duyusu bağlantıları bozulmuştu. Artık Houston'u yada kendi sesimi duyamıyordum ama konuşabilirdim ve onlara neler olduğunu anlatmaya koyuldum. Tam cümlemin ortasında bir sorunum daha olduğunu farkettim. Ses tellerim felç olmuştu. Sonra sağ elim hissizleşti - bir verici daha bozulmuştu. Gerçekten de büyük bir sorunum vardı. Ama daha kötüsünün de başıma gelmesi yakındı. Bir iki dakika sonra kör oldum. Şansıma sövdüm, bir de beni bu işe bulaştıran bilim adamlarına. Burada Tulsa'da toprağın kilometrelerce altında radyoaktif bir delikte kör, sağır ve dilsiz kalmıştım. Sonunda beyin bağlantılarımın sonuncusu da bozuldu ve birden daha farklı ve daha şaşırtıcı bir sorun ile karşı karşıya kaldım: az önce Oklohama'da canlı canlı gömülmüş iken şimdi Houston'da vücutsuz kalmıştım. Durumumun farkına varmam biraz zaman aldı. Zavallı vücudumun kilometrelerce uzakta, kalbi atar ve hala nefes alır bir halde ama bunun dışında bir kalp donörü kadar ölü bir halde, kafatasının içinde işe yaramaz bir sürü elektronik ıvır zıvır ile yattığını anlamam için dehşet dolu birkaç dakika geçmesi gerekti. Daha önce bana imkansız gibi gelen bu bakış açısı kayması şimdi oldukça doğal bir şekilde olmuştu. Kendimi, Tulsa'daki delikteki vücudumün içinde düşünmek biraz çaba ile mümkün olsa da, bu yanılsamayı sürdürmekte zorlanıyordum. Oklahama'da olduğumu düşünmek tabii ki bir yanılsama idi. O vücut ile tüm bağlantım kopmuştu. O anda, kuşku ile yaklaşılması gereken aydınlanma anlarından birini yaşadım. Fizikalist prensiplere ve varsayımlara dayanan bir şekilde ruhun maddesel olmadığının etkileyici bir gösterimi ile karşı karşıyaydım. Tulsa ve Houston arasındaki son radyo sinyali de koptuğunda, ben Tulsa'da Houston'a ışık hızında gitmemiş miydim? Ve bunu kütlemde herhangi bir artış olmadan yapmamış mıydım? A'dan B'ye bu hızda giden şey kuşkusuz ki bendim, yada ruhum veya aklımdı - benliğimin ve bilincimin kütlesiz merkezi. Bakış açım ise biraz geride kalmıştı ama bu da benim kişinin bakış açısının dolaylı yönünün farkına varmamı sağladı. Bunun ile fizikalist bir filozofun, benlik hakkındaki tüm söylemleri bir yana bırakmadan nasıl baş edeceğini bilemiyordum. Ama bu 'ben olma' hali insanın o kadar içine işlemiş ki bunun inkarı bana ilginç bir şekilde akıl almaz, aynı zamanda Kartezyen olumsuzlaması 'non sum' gibi sistematik olarak çok şaçma geliyordu. Felsefi bazı buluşlar yapmanın zevki, durumumun umutsuz ve umarsızlığı içine düştüğüm dakikalar ve hatta saatler boyunca tek yoldaşım oldu. Vücudumun fenemonolojisi olmadan daha da kötü bir hal alan panik dalgaları ve baş dönmeleri geçirdim. Kolları titreten adrenalin salgısı yok, kalbimin atışının hızlanması yok. Bir ara karın boşluğumda bir düşme hissi algılar gibi oldum ve bu benim bir süre için beni bu duruma düşüren olayların tersini yaşamaya başladığımı düşünmeme, bir vücuda geri dönüş oldğunu sanmama yol açtı. Ama bu hissin izolasyonu ve tekliği benim, diğer organları kesilen insanlarda olduğu gibi, fantom vücut sendromları algılamaya başladığıma ikna olmamı sağladı. Ruh halim alt üst olmuştu. Bir tarafta felsefi buluşumun keyfi ile kendimi iyi hissediyor ve bu buluşumu nasıl bir dergide yayınlayabileceğimi düşünüyor (ki düşünmek hala yapabildiğim az sayıda işten biriydi), ama diğer yandan acı ve yanlızlık içinde, korku ve belirsizlik dolu anlar yaşıyordum. Allahtan bu çok uzun sürmedi çünkü yaşam destek takımı beni uzun süren, rüyasız bir uykuya gönderen bir ilaç verdi. Uyandığımda, Brahms'ın en sevdiğim piyano triolarından birini inanılmaz bir netlikte duyuyordum. Demek bunun için benden en sevdiğim eserlerin bir listesini istemişlerdi. Kulaklarım olmadan duyduğumu anlamam çok zaman almadı. Müzik setinin çıkşlarını bir şekilde beynimin ses bağlantılarına bağlamayı becermişlerdi. Brahms ile doğrudan bağlantıda olmak her müzik tutkununun yaşamak isteyeceği inanılmaz bir deneyimdi. Müzik bitince, bir mikrofon aracılığı ile protez kulağıma konuşan proje yöneticisinin güven verici sesini duymak beni pek şaşırtmadı. Anlattıkları, neler olduğu konusunda yaptığım tahminlerin haklı olduğunu anlamamı sağladı. Ayrıca beni tekrar vücutlandırmak konusunda çalıştıklarını söyledi. Daha fazla bilgi vermedi ve biraz daha müzik dinledikten sonra kendimi uykuya dalar buldum. Daha sonra öğrendiğime göre, bir yıla yakın bir süre uykuda kalmışım. Uyandığımda bütün duyularım yerli yerinde idi. Ama aynaya baktığımda, tanımadığım bir yüz görmek beni şaşırttı. Sakallı ve biraz daha kilolu, benim daha önceki yüzüm ile bir akrabalığı var gibi görünen, aynı zeka dolu bakışlar ve kararlı karaktere sahip ama kesinlikle farklı bir yüz. Biraz özel bir inceleme benim tamamen yeni bir vücudum olduğunu anlamamı sağladı ve proje yöneticisi de bu gözlemimi onayladı. Yeni vücudumun geçmişi hakkında bir bilgi vermeye pek gönüllü olmadı ve ben de (şimdi çok akıllıca olduğunu düşündüğüm bir davranış ile) bunu sorgulamadım. Bu durumumun farkında olmayan bazı filozofların son zamanlarda ileri sürdüğü gibi, yeni bir vücut insanın benliğini etkilemezdi. Yeni sesime, yeni kas kuvvetime ve zayıflıklarıma biraz alıştıktan sonra kişiliğim büyük oranda değişmeden kalmıştı. Cinsiyet değişikliği operasyonlarını bir yana koyun, büyük estetik operasyonlar geçiren insanlarda bile daha fazla kişilik değişikliği olurdu ve herhalde böyle bir durumda kimse bu kişilerin yaşamının bir kesintiye uğradığını düşünmezdi. Neyse, kısa zamanda yeni vücuduma o kadar alıştım ki onun yeni özellikleri artık aklıma bile gelmiyordu. Aynadaki yüz kısa zamanda çok tanıdık oldu. Bu arada bu yüzün de tepesinde antenleri vardı ve beynimin hala yaşam destek ünitesinde olduğunu öğrenmek beni şaşırtmadı. Eski dostum Yorick'in bir ziyareti hakettiğini düşündüm. Ben ve yeni vücudum, ki ona artık Fortinbras diyebiliriz, beni değil aslında kendilerini kutlayan teknisyenlerin alkışları arasında o tanıdık laboratura girdik. Bir kez daha kavanozun önünde durdum, zavallı Yorick'e baktım ve bir kez daha kahramanca çıkış bağlantılarını kapatan düğmeye bastım. Sıradışı hiçbirşey olmadığındaki şaşkınlığımı siz tahmin edin. Ne baygınlık, ne baş dönmesi nede başka farkedilebilir bir değişiklik. Teknisyenlerden biri acele ile düğmeyi açtı ama ben gene hiçbir değişiklik hissetmedim. Bir açıklama istedim ve proje yöneticisi istemeye istemeye anlatmaya başladı. Anladığım kadarı ile daha ilk ameliyetı bile yapmadan benim beynimin bilgi işlem yapısını ve işlem hızını aynen simüle eden büyük bir bilgisayar programında beynimin bir kopyasını yaratmışlardı. Ameliyettan sonra, beni daha Oklahama'ya göndermeye cesaret etmeden önce bu bilgisayar sistemini Yorick ile yan yana çalıştırmışlardı. Hamlet'ten gelen tüm sinyalleri aynı anda hem Yorick'e hem de bu bilgisayara gönderilmişti. Vücuduma, yani Hamlet'e sadece Yorick'ten gelen sinyaller gönderilmiş, ve nedenini anlamadığım şekilde 'Hubert' adını verdikleri bu bilgisayardan gelen sinyaller de Yorick'ten gelen sinyallerle karşılaştırılmıştı. Günlerce hatta haftalarca bu iki sistemin çıktıları aynı idi. Bu tabii ki tam anlamı ile beyin yapısını kopyalamayı başardıkları anlamına gelmiyorsa da, bu deneyden çıkan sonuç bu savı büyük ölçüde destekler görünüyordu. Hubert'in girdileri ve dolayısı ile de aktivitesi benim vücutsuz kaldığım günlerde de paralel idi. Şimdi de, bunu kanıtlamak için, vücudumun (tabii ki Hamlet'in değil, Fortinbras'ın) kontrolünü Hubert'e vermişlerdi. (Öğrendiğim kadarı ile Hamlet yeraltındaki mezarından asla çıkamadı ve herhalde şimdi toprak olmuştur. Mezarımın başucunda hala yanında koca harfler ile Sü-T-Y-Ay yazan kocaman terkedilmiş bir cihaz var. Gelecek yüzyıllardaki arkeologların, atalarının ölü gömme ritüelleri hakkında merakla araştıracakları bir bilmece.) Laboratuardaki teknisyenler bana ana düğmeyi gösterdi. Üzerinde Beyin için 'B' (beynimin adının Yorick olduğunu bilmiyorlardı) ve Hubert için 'H' olan iki konum vardı. Düğme gerçekten de H konumundaydı ve bana eğer istersem düğmeyi B konumuna alabileceğimi söylediler. Kalbim ağzımda (ve beynim kavanozda) olduðu halde bunu yaptım. Hiçbirşey olmadı. Sadece bir tık sesi. Hepsi bu. Dediklerinin doğru olup olmadığını anlamak için ana düğme B konumunda iken Yorick'in çıktılarını kapatan düğmeye bastım ve tabii ki bayılmaya başladım. Yorick'in çıktıları tekrar eski halihe getirilip kendime gelmeye başladığımda ana düğmeyi bir o tarafa bir bu tarafa çevirerek oynamaya başladım. Düğmenin tık sesinden başka hiçbirşey duymuyordum. Bir cümleye başlıyor ve tam ortada düğmeyi çeviriyor ve Yorick'İn kontrolü altında başladığım cümleyi bir duraklama yada ton değişikliği olmadan Hubert'in kontrolünde tamamlıyordum. Artık bir yedek bir beynim vardı. Bir gün Yorick'in başına bir sorun gelirse çok işe yarayabilecek bir protez. Yada alternatif olarak Yorick'i yedek tutup Hubert'i kullanabilirdim. Hangisini seçtiğim pek farketmiyordu çünkü vücudumun bütün yorgunluğu ve yıpranması, ister buna sebep olan isterse de çıktıları boşa giden olsun, her iki beyin üzerinde farklı bir etki yaratımıyordu. Çok uzun zaman geçmeden farkına vardığım gibi, bu durumun tek rahatsız edici yönü, birinin birgün yedek beyni - Yorick veya Hubert - Fortinbras'dan ayırıp başka bir vücuda bağlaması idi. Yani bir Johnny-sonradan gelme Rosencrantz veya Guildenstern durumu. O zaman (eğer daha önce olmamışsa) iki farklı insan olurdu. Biri ben olurdum, diğeri de bir çeşit süper-ikiz kardeş. Biri Yorick'in biri de Hubert'in kontrolünde iki vücut olması durumunda acaba dünya Dennett olarak hangisini tanırdı? Ve dünya ne derse desin, acaba hangisi gerçek ben olurdum? Acaba Yorick'in daha önce gelmiş olması ve orijinal Dennett vücüdu olan Hamlet ile olan yakınlığı nedeni ile Yorick beyinli olan mı? Bu bana metafizik bir düzeyde ikna edici olmak için, bir soydan gelme ve yasal sahipliğin ne kadar rastgele olduğunu anımsatan, gereğinden fazla hukuki bir argüman gibi geldi. İkinci vücudun ortaya çıkmasından önce, Yorick'i yedek olarak tutup, vücudumu - yani Fortinbras'ı - Hubert'in yönetmesine izin vermiştim. Bu durumda Hubert-Fortinbras çifti işgal hakkı nedeniyle (bir hukuki önseziyi diğeri ile vuruşturmak gerekirse) gerçek Dennett idi ve Dennett'e ait olan herşeyin yasal mirasçısı idi. Bu ilginç bir soru olmasına rağmen, canımı sıkan başka bir soru kadar beni bunaltmıyordu. Önsezilerim, böyle bir durumda, herhangi bir beyin-vücut çifti hayatta kaldığı sürece benim de haytta kalacağımı söylüyordu ama ikisinin birden hayatta kalmasını isteyip istemediğim konusunda karmaşık duygular içindeydim. Bu endişelerimi teknisyenlerle ve proje yöneticisi ile konuştum. İki Dennett olma olasılığı, sosyal nedenlerden dolayı benim için kabul edilemezdi. Ne karımın ilgisi için kendimin rakibi olmak istiyordum ne de mütevazi öğretim görevlisi maaşımı iki Dennett'in paylaşması fikri hoşuma gidiyordu. Daha da korkunç ve tatsızı, bir başkası hakkında bu kadar çok şey bilmek ve onun da benim hakkımda aynı bilgiye sahip olmasıydı. Nasıl birbirimizin yüzüne bakacaktık? Laboraturdaki arkadaşlar olayın olumlu yönünü göremediğimi söylediler. Yapmak istediğim ama sadece tek bir kişi olduğum için yapamadığım pekçok şey yok muydu? Şimdi bir Dennett evde kalır, profesör ve iyi bir koca olur, diğeri ise seyahat ve macera dolu bir hayata atılabilirdi. Ailesini özlerdi elbette ama diğer Dennett'in evde işlere göz kulak olduğu fikri ile içi de rahat olurdu. Aynı anda hem sadık hem de çapkın olabilirdim. Kendimi bile boynuzlayabilirdim. Arkadaşların anlattığı, zaten fazla mesaide olan hayal gücümü daha da zorlayan diğer korkunç olasılıklardan bahsetmek bile istemiyorum. Fakat Oklahama'da (yoksa Houston'da mı) yaşadığım acılar beni daha az maceracı yapmıştı ve ve bana sunulan (tabii ilk başta bana mı sunulduğunu tam bilemediğim) bu olasılıklardan uzak durdum. Bunun dışında daha da kabul edilemez olan bir olasılık daha vardı. Yedek beyinin, Yorick yada Hubert farketmez, Fortinbras'tan gelen girdiler ile bağlantısı kesilebilir ve öylece bırakılabilirdi. Bu durumda, aynen biraz evvelki gibi, iki Dennett olurdu. Yani benim ismime ve mallarım üzerinde hak iddaa edecek biri Fortinbras'ta vücut bulan ve öteki zavallı bir şekilde vücutsuz iki Dennett. Hem bencillik hem de yardımseverlik duygularım bunu önlemek için beni harekete geçirdi. Benim (bizim? hayır, benim) iznim olmadan kimsenin bağlantılarla veya ana kumanda düğmesi ile oynamaması konusunda ne önlemler alındığını sordum. Tüm yaşantımı laboraturada bağlantıların başında nöbet tutarak geçiremeyeceğime göre, laboratuardaki tüm elektronik cihazların kilit altında tutulmasına karar verdik. Hem Yorick'in yaşam destek ünitesi hem de Hubert'in güç kaynağı güvenli cihazlar ile korunacak ve ben tek ana düğmeyi, bir radyo vericiye bağlı bir halde, hep yanımda taşılabilecektim. Onu hep belimde taşırım - bir dakika - hah işte burada. İki üç ayda bir kanal değiştirip durumu kontrol ederim. Bunu tabii ki kazara öbür kanal bir şekilde ölü yada başka bir işle meşgul ise, beni koruyacak ve düğmeyi geri çevirerek beni karanlıktan çekip çıkaracak bir arkadaşım yanımda iken yaparım. Böyle bir durumda vücudumun başına gelenleri, duyduklarımı, gördüklerimi ve hissettiklerimi algılayabileceğim halde, düğmeyi geri çeviremezdim. Söylemeyi unuttum, düğmenin iki durumu işaretlenmemişti yani herhangi bir anda Yorcik'e mi Hubert'e mi bağlı olduğumu bilemiyordum. (Bazılarını bu durumda, bırakın nerede olduğumu, kim olduğumu bile bilemeyeceğimi söyleyebilir. Ama artık bu tür yansımalar benim kendi Dennettliğim ve kendimin kendim olma hissi üzerinde pek etkili değil. Eğer kim olduğumu gerçekten bilmediğim bir anlamda doğru ise, bu da çok önemli felsefi doğrulardan biri olsa gerek.) Herneyse, şimdiye kadar ne zaman düğmeyi çevirdiysem bir sorun yaşamadım. Bir daha deneyelim bakalım.... " TANRIYA ŞÜKÜR! DÜĞMEYİ HİÇ ÇEVİRMEYECEKSİN SANDIM! Son iki haftanın ne kadar korkunç olduğunu bilemezsin - ama şimdi Araf'ta bekleme sırası sende. Nasıl da bu anı bekledim! Anladınız mı, - afedersiniz baylar bayanlar ama bunu benim .. ee. .. kardeşime açıklamam lazım ama o zaten size gerçekleri anlattı, umarım anlayış gösterirsiniz - yaklaşık iki hafta önce iki beynimiz arasındaki eşzamanlılık biraz aksadı. Şu andaki beynim Yorick mi yoksa Hubert mi, sizin gibi ben de bilmiyorum ama bu iş bir başlayınca, her bir girdi için biraz farklı bir algı durumu oluşuyor ve bu çok kısa zamanda bir çığ etkisi yapıyor ve fark kısa zamanda çok büyüdü. Bir anda vücudumun - vücudumuzun - kontrolünü elde tuttuğum yanılsaması yokoldu. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Sana seslenemezdim. BENİM VARLIĞIMIN BİLE FARKINDA DEĞİLDİN! Bu sanki bir kafese kısılmak gibi bir şey. Hayır, aslında insanın içine bir kötü ruh girmesi gibi bir şey. Söylemek istemediğim şeyleri söyleyen kendi sesimi duymak, ellerimin istemli omayan hareketler yaptığını izlemek. Oramı buramı kaşıdın ama benim istediğim yerleri değild. Hep sağa sola dönüp bir rahat uyku uyutmadın. Bir sinir çöküntüsünün eşiğinde bitkin halde idim, senin günlük aktivitelerinin akışında sürükleniyor ve düğmeyi çevireceğin günü bekliyordum." "Şimdi senin sıran, ama en azından sen, benim senin orada olduğunu bilmemin rahatını yaşayacaksın. Hamile bir kadın gibi, şu anda iki kişi için yiyor - yada tadıyor, koku alıyor ve görüyorum - ve senin için işleri kolaylaştıracağım. Merak etme. Şu konuşmam bitince sen ve ben Houston'a gideceğiz ve bir vücudumuz daha olması için neler yapabileceğimize bakacağız. İstersen sana bir kadın vücudu bile alabiliriz, istediğin renkte olabilir yeni vücudun. Dur bir dakika. Sana ne diyeceğim. Adil olmak gerekirse, ikimizin de bu vücudu istemesi halinde kimin bu vücudu alacağı ve kimin yeni bir vücut seçeceği konusunda proje yöneticisinin yazı-tura atmasına izin vereceğime söz veriyorum. Bu adil bir sonucu garantiler, değil mi? Bu insanlar şahidim olsun." "Baylar, bayanlar, az evvel duyduğunuz konuşma pek benim yapmak isteyeceğim bir konuşma değildi ama sizi temin ederim ki söylediği herşey doğru idi. Şimdi izin verirseniz, otursam - otursak - iyi olacak sanırım."
Danniel C. Dennett
Genbilim
6 Nisan 2009 Pazartesi
İRFAN SOFRALARI
SOFRA 1
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
İnsana çeşitli iyilikler lutfeden,Kur'an sofrasına insanları ve cinleri
davet eden Allah'a hamdolsun. Rahman namına o sofralara çağıranların
Efendisi Hz.Muhammed'e; irfan sofralarına koşarak kalblerine irfan
dolduran Ali'ne ve ashabına salat ve selam olsun.Bundan sonra :
Bu fakir kul Mısri,her ne kadar o sofralara güzel icabet edemedi ise de
uzun zamandan beri yüce Allah'ın şu sözüyle o sofranın inmesini
istiyordu : "Allah'ım,bize gökten öyle bir sofra indir ki bizden
öncekilere de,bizden sonrakilere de bir bayram ve senden bir mu'cize
olsun.Bizi rızıklandır.Muhakkak sen,rızık verenlerin en hayırlısısın."
Bin yetmiş altı yılı Şevval'inin ikinci günü akşama doğru kıbleye karşı
oturmuş: "Fakirlik tamam olduğu zaman o,Allah'tır." sözünü
düşünüyordum. Allah'ın ilhamiyle sırrıma bunun hakiki bir manası
doğdu.O kadar kesin bir mana doğdu ki artık bunun ötesinde bir mana
yoktur.Allah bana açıkça gösterdi ki kendisinden başkasının ne
zahirde,ne batında varlığı yoktur.Yalnız var sanılır.Bana bildirdi ki
arifin sırrında vücuttan fakr (yoksunluk) tamam olmayınca
perdesiz,doğrudan doğruya Hak'kın yüzüne bakması mümkin olmaz.Nitekim
yüce Allah buyurmuştur: "O gün bazı yüzler sevinçli, rablarına
nazırdır." (Kıyamet 32) Varlığı atmazsa,Allah'ın göklere ve yere
arzettiği,onların kabulden imtina,edip sadece insanın yüklendiği vücut
emanetini ödememiş olur.Ve bu suretle büsbütün hiyanetten
kurtulamaz.Allah'ı da sevmez olur.Çünkü Allah Teala "Allah hainleri
sevmez" (Enfal 58) ayetiyle ifade ettiği üzere onu sevmez.
Onun gözünden perde nasıl kalksın ve nasıl Allah'ı görsün ki o,Hak'ın
olan vücudu kendine mal etmektedir.Çünkü fakrın tamamı,Allah'tan başka
her şeyden varlığı almaktır.Vücut kalkınca Hak görünür.Ve hiç
kaybolmaz.Dersen ki: "Vücut görünürde ve gerçekte Allah Teala'nın ise o
halde arif kim,O'na bakan kim,O'nu gören kim?" Derim ki: "Vücut birdir
ama mertebeleri çoktur.Bir mertebede muhiblikle,bir mertebede
mahbuplukla görünür.Bir mertebede gül olur,diğerinde bülbül." Futuhat-i
Mekkiyye'nin başında şöyle bir beyit vardır: "Rab Hak'tır,kul
Hak'tır.Ah bilseydim,kimdir mükellef.Kuldur dersen,o ölüdür.Rab'dır
dersen o halde O nasıl mükellef olur?"
Buradan anlaşıldı ki fakr: İki cihanda da vechin (yüzün) siyah olması
(yok olması) dır.Yokluğa da siyah denilir.Yani dünya ve ahiret ademdir
(yoktur).Bunların varlığı yoktur.Çünkü varlık gerçekte
Allah'ındır.Mahlukata varlık vermek mecazidir.
Peygamber'in: "Nefsini bilen Rabbını bilir." sözünün manası da
budur.Çünkü nefsinin vücudu olmadığını bilirse,kendisinde olan vücudun
Allah'a ait olduğunu anlar.Yani kendisinin,mahiyyeti itibariyle
Rab,görünüş itibariyle nefs olduğunu bilir.Yahut: o aynen (zat
itibariyle) Rab,taayyünen (görünüş) itibariyle nefstir." diyebilirsin.
"Fakirlik küfür olayazdı." sözüne gelince bu,nafile ibadetlerle Allah'a
yaklaşmanın sonucudur.Ama benim söylediklerim,farz ibadetlerle Allah'a
yaklaşmanın sonucudur. "Allah gerçeği söyler,O,yola iletir."
NİYAZİ-İ MISRİ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
İnsana çeşitli iyilikler lutfeden,Kur'an sofrasına insanları ve cinleri
davet eden Allah'a hamdolsun. Rahman namına o sofralara çağıranların
Efendisi Hz.Muhammed'e; irfan sofralarına koşarak kalblerine irfan
dolduran Ali'ne ve ashabına salat ve selam olsun.Bundan sonra :
Bu fakir kul Mısri,her ne kadar o sofralara güzel icabet edemedi ise de
uzun zamandan beri yüce Allah'ın şu sözüyle o sofranın inmesini
istiyordu : "Allah'ım,bize gökten öyle bir sofra indir ki bizden
öncekilere de,bizden sonrakilere de bir bayram ve senden bir mu'cize
olsun.Bizi rızıklandır.Muhakkak sen,rızık verenlerin en hayırlısısın."
Bin yetmiş altı yılı Şevval'inin ikinci günü akşama doğru kıbleye karşı
oturmuş: "Fakirlik tamam olduğu zaman o,Allah'tır." sözünü
düşünüyordum. Allah'ın ilhamiyle sırrıma bunun hakiki bir manası
doğdu.O kadar kesin bir mana doğdu ki artık bunun ötesinde bir mana
yoktur.Allah bana açıkça gösterdi ki kendisinden başkasının ne
zahirde,ne batında varlığı yoktur.Yalnız var sanılır.Bana bildirdi ki
arifin sırrında vücuttan fakr (yoksunluk) tamam olmayınca
perdesiz,doğrudan doğruya Hak'kın yüzüne bakması mümkin olmaz.Nitekim
yüce Allah buyurmuştur: "O gün bazı yüzler sevinçli, rablarına
nazırdır." (Kıyamet 32) Varlığı atmazsa,Allah'ın göklere ve yere
arzettiği,onların kabulden imtina,edip sadece insanın yüklendiği vücut
emanetini ödememiş olur.Ve bu suretle büsbütün hiyanetten
kurtulamaz.Allah'ı da sevmez olur.Çünkü Allah Teala "Allah hainleri
sevmez" (Enfal 58) ayetiyle ifade ettiği üzere onu sevmez.
Onun gözünden perde nasıl kalksın ve nasıl Allah'ı görsün ki o,Hak'ın
olan vücudu kendine mal etmektedir.Çünkü fakrın tamamı,Allah'tan başka
her şeyden varlığı almaktır.Vücut kalkınca Hak görünür.Ve hiç
kaybolmaz.Dersen ki: "Vücut görünürde ve gerçekte Allah Teala'nın ise o
halde arif kim,O'na bakan kim,O'nu gören kim?" Derim ki: "Vücut birdir
ama mertebeleri çoktur.Bir mertebede muhiblikle,bir mertebede
mahbuplukla görünür.Bir mertebede gül olur,diğerinde bülbül." Futuhat-i
Mekkiyye'nin başında şöyle bir beyit vardır: "Rab Hak'tır,kul
Hak'tır.Ah bilseydim,kimdir mükellef.Kuldur dersen,o ölüdür.Rab'dır
dersen o halde O nasıl mükellef olur?"
Buradan anlaşıldı ki fakr: İki cihanda da vechin (yüzün) siyah olması
(yok olması) dır.Yokluğa da siyah denilir.Yani dünya ve ahiret ademdir
(yoktur).Bunların varlığı yoktur.Çünkü varlık gerçekte
Allah'ındır.Mahlukata varlık vermek mecazidir.
Peygamber'in: "Nefsini bilen Rabbını bilir." sözünün manası da
budur.Çünkü nefsinin vücudu olmadığını bilirse,kendisinde olan vücudun
Allah'a ait olduğunu anlar.Yani kendisinin,mahiyyeti itibariyle
Rab,görünüş itibariyle nefs olduğunu bilir.Yahut: o aynen (zat
itibariyle) Rab,taayyünen (görünüş) itibariyle nefstir." diyebilirsin.
"Fakirlik küfür olayazdı." sözüne gelince bu,nafile ibadetlerle Allah'a
yaklaşmanın sonucudur.Ama benim söylediklerim,farz ibadetlerle Allah'a
yaklaşmanın sonucudur. "Allah gerçeği söyler,O,yola iletir."
NİYAZİ-İ MISRİ
3 Nisan 2009 Cuma
BU ADAMLARIN HAMURU FARKLI. BAŞAKA MAYA BUNLARDA Kİ
AŞŞAĞIDAKİ ZATI MUHTEREMLERİN NERDE DOĞUP NAAPTIKLARINI MERAK EDERSENİZ SİZ ARAŞTIRIN.
ŞAHISLARINA MüNHASIR(zat'a has-mahsus) SÖZLER VE DÜŞÜNCELERLE VAROLDULAR, ÖLDÜLER.
NEYZEN TEVFİK
Yerinde kullanıldığı zaman küfrün lugatın ayrılmaz bir parçası olduğunu idda etmiş kişidir. Şairdir, neyzendir, bektaşi tarikatına bağlıdır, esrar içer ve alkoliktir, küfürbazdır, kumarbazdır. Sözleri ve nükteli şiirleri ile cumuhuriyet tarihi filozofları arasında değerlendirlmesi gerken bir zat-ı muhteremdir.
'' KÜFÜR DİLİN CILASIDIR. ''
Turk milleti gariptir
Her lafi kaldirmaz
İbne dersin kizar da
.ikersin aldirmaz
-----------------------------------------------------------
bir ramazan akşamıydı.neyzen tevfik,şimdiki neslin,sararmış eski fotograflarından,köhne kitaplardaki karakalem resimlerden tanıdığı,o dağınık kır saçlı adam gibi değildi,gençti.
annesi,babası ve artık evde başka kim varsa sofranın başına oturmuşlardı.top atıldı,ezan okundu.herkes orucunu açtı.tevfik'lerin sofrasına gelen ilk yemek çorba oldu.babası sofranın ötesine berisine bakındı,altında üstünde bir şey arandı:
"limon yok!oğlum tevfik,koş bakkaldan iki limon al da gel !"
tevfik,babasının emri üzere,sofradan kalkıp en yakın bakkala doğru koşup gitti.ama ne gidiş....
artık yolda ne oldu,tevfik kime rastladı,bilinmez.ama evden limon almak üzere çıkan neyzen tevfik tam yirmi yıl boyunca evine geri dönmedi.sehir sehir,diyar diyar gezdi ve yirmi yıl sonra,bodrum'daki baba evinin kapısını,yine bir ramazan akşamı ve tam iftar saatinde çaldı.sofra kurulmuştu ve yine koca bir tas corba dumanı tüte tüte sofranın ortasında durmaktaydı.tevfik cebinden iki limon çıkardı ve :
"istediğin limonları aldım baba! " diyerek babasına uzattı...
-----------------------------------------------------------
Göründü memleketin iç yüzü, çöktüyse temel.
Gimdilik harice karşı yüzümüz olsa dahi
Yüzümüz yok bakacak kabrine ecdadımızın.
Tükürür zannederim çehremize, vatanın tarihi.
-----------------------------------------------------------
Alemi yaratan kahpe bilir iç yüzünü
Önü zulmet sonu zulmet .ikeyim gündüzünü...
-----------------------------------------------------------
Bir de;
Bana yar olmayan devr-i devranın,
izzet-i ikramını .ikeyim.
yansın ibneler alayı,
su veren itfaiyenin hortumunu .ikeyim.
E bir de:
Tanrı senin hamurunu
necazet(dışkı) ile yoğurmuş
anan seni sıçarken
yanlışlıkla doğurmuş
Bir de;
Örnek alma çiçek çiçek gezen arıyı
sonra pilin biter .ikemezsin karıyı
Olmuşu varken yeme meyvenin hamını
helali varken .ikme namahremin .mını
Güvenme her dostunun yoğurduna sütüne
sonra sokarlar kazığı ta götünün dibine...
------------------------------------------------------------
yesilayci bir profesör, "içkinin zararlari" konulu bir konferans veriyormus.konusmasinin bir yerinde dinleyicilere sormus:
" iki kovadan birine raki digerine su doldurup bunlari bir esegin önüne koysak, esek hangisinden içer acaba " dinleyiciler hep bir agizdan " suyu " demisler. " neden suyu içer" demis profesör, neyzen hemen atilmis " esekliginden "
ahmet rasim milletvekilligi döneminde bu espriyi mustafa kemal'e anlatmis.m.kemal bunu çok begenmis.
atatürk beraberindekilerle bir aksam çiftliginde içerken,az ötede dolasan bir köylü çocugunu yanina çagirarak sormus :
--biz ne yapiyoruz ?
--raki içiyorsunuz.
--söyle bakalim, iki kovadan birine raki digerine su doldursak,bunlari esegin önüne koysak,esek hangisini içer ?
--rakiyi !
--aman,demis,sebebini sormayalim!!!
dr.fahrettin kerim gökay "içkinin zararlari" konulu konferansini vermektedir. bir ara:
--rakinin her kadehi,hayatimizi bir saat kisaltir,der.
dinleyiciler arasinda olan neyzen yerinden firlayip bagirir:
--eyvah,yandik!
--hayrola?
--hesap ettim,meger ben öleli tam kirk yil olmus!!!
-----------------------------------------------------------------
''zevkine payidar-ı yoktur bu işin, sevişin gençler sevişin''
-----------------------------------------------------------------
gözünü aç daha meydan var iken,
dizginin canbaz elinde neyzen!
girmedim ya kapisindan baktim,
cennet'i at pazari sandim ben.
ıhtiyarlik ile gençlik diyerek,
su ayati ikiye böldürme!
ey büyükten de büyük allahim,
benden evvel .....imi öldürme! beyoglu, 1934
-----------------------------------------------------------------
kalmadi gizli kapakli deligi memleketin,
çok sükür kizlarimiz hep anadan dogmaca dul,
tutarim ben dilimi, kimseye sövmem ama,
karsisinda susmaga bir tek yüz bul!
firka,parti diye halkin bogazindan kisarak,
milletin on senedir olmus idi mengenesi.
kazdigi câh-i belaya yine kendi düstü,
örsünü,kiskacini .......min çingenesi. 1918
Halk arasinda çingene oldugu sürülen talât pasa için yazilmistir.talâat pasa, anilarinda ailesinin geçmisiyle ilgili bilgi vererek bu iddiayi reddetmektedir.
------------------------------------------------------------------
kâbe 'den maksat varmaktır yâra,
kör gibi tapınma kuru duvara.
-----------------------------------------------------------------
rivayete göre; atatürk neyzen'in çok içtiğini duyar ve çağırtır. iddialaşırlar sen mi çok içersin ben mi diye. atatürk soruyor neyzen'e:
- ne kadar içersin?
+ valla iki kiloluk içerim.
atatürk gözünü korkutmak için bir iki yokluyor:
-ben daha fazla içerim.
iyi diyor neyzen getirtiyorlar rakıları. neyzen bir tencere biraz da ekmek istiyor.
atatürk soruyor:
- ne yapçaksın bunları?
neyzen rakıyı döküyor, tencerenin içine, ekmek doğramaya başlıyor ve cevaplıyor:
+ dur önce bir çorba içelim.
atatürk "pes" diyor.
-----------------------------------------------------------------
Askerdeyken en büyük sıkıntısı içki yasagıdır.
bir gün tuvalette gizli gizli içki içerken komutan bunu yakalar ve :
-buldun mezeyi içersin tabii. der.
Neyzen tevfik hayatında cevap veremedigi tek lafın bu oldugunu söyler.
-------------------------------------------------------------------
NEYZEN HAKKINDA BİR YORUM
şiirden zerre anlamayan andavaldır.şair olmak iddiası olmadığı gibi böyle bir yeteneği de yoktur.adam şair doğar sonradan olmaz.belli kafiyeleri alt alta dizmek her ortalama angutun yapabileceği bir şeydir.hele hele şiire argo ve küfür soktuğumuz zaman malzeme çoğalacağı için iş daha kolaylaşır.zira şairin asla yer veremeyeceği literatüre bu andavallar yer verebilir.öte yandan kendisine ai olmayan pek çok söz (şiir demeyelim) ona atfedilmiş kavgada söylenmeyecek sözler neyzen babanın lafı denilerek aklanmıştır.ahlaki seviyesi düşen bir toplumun en az ihtiyaç duyacağı şey bu kabilden sözler ve onların şiir diye arzı endam etmesidir.ömer hayyam la bağlantısına gelince.kendisi hayyam'ın eline su dökemeyecek kadar sığ ve bayağı olup doğru veya yanlış herhangi bir felsefenin sözcüsü ya da bir hayat görüşünün ozanı değildir.hazır cevap olması onu değerli kılıyorsa anadolunun ücra kasabalarında nice hazır cevap vardır.cevabı küfürden ibaret olanın ise pratik olarak zaten cevabı yoktur da o sebepten küfür ediyordur.
-----------------------------------------------------------
VE NEYZEN DİYOR Kİ!
âlemin bağ-zârını(meydan-bostan) .ikeyim
sünbül ü verd ü nârını .ikeyim
andelib-i nizârını .ikeyim
hâsılı nev-baharını .ikeyim!
bana yoktur lüzumu gülşeninin,
şeb-i tarîk ü rûz-ı rûşeninin
ne gulâmının ne de zenninin
hepsinin tâ mezarını .ikeyim!
ağlamam ben, ben erkeğim erkek,
hayli güçtür bana cefâ etmek,
minnet etmem bu ömre de felek,
atını al, tımarını .ikeyim!
güçcedir bu fakiri aldatmak,
yüzdürüp sonra kündeden atmak,
gözünü aç da sen bana bir bak,
ben senin i'tibarını .ikeyim!
saki-i mâh-rûyına sıçayım,
gülünün reng ü bûyuna sıçayım,
mutrîbin hâyâ-hûyuna sıçayım,
sâgar-ı neşvedârını .ikeyim!
yok sâfâsı hezâr-ı dem-gerinin,
gül-sitanda şükûfe-i terinin,
bezm-i sahbâ-yı rûh-perverinin
neşvesiyle hümârını .ikeyim!
feleğin uğradımsa vartasına,
sıçayım ağzının ta ortasına,
bunu yazsın cihan da hartasına,
kıta'at ü bihârını .ikeyim
----------------------------------------------------
yamansın her zaman aldattın beni
gah düşürdün gahi kaldırdın felek
mecnun'sun diyerek leyla peşinde
ıssız vadilere saldırdın felek
rehbersin dedin sen ben ise kördüm
elimle başıma çok çorap ördüm
kendimi bıraktım alemi gördüm
hesapsız günahlar aldırdın felek
şifadır dedin de zehir tattırdın
gençliğin okunu boşa attırdın
körlerin yurdunda ayna sattırdın
çıkmaz sokaklara daldırdın felek
barışmadı gönlüm mert ile zenle
ne bir iş bilenle ne boş gezenle
hicran köşesinde bozuk düzenle
neyzen'e her telden çaldırdın felek
***********************************************************************************
ÖMER HAYYAM
Cehennemden Cennete uzanan sonsuz ve zamansız bu evrende, hala yaşayan Ömer Hayyam’a ve dostlarına selam olsun....
Şiirlerini Farsça yazan Ömer Hayyâm, rübâîleriyle şöhret kazandı. Dört mısradan ibaret olan rübâîlerinde genellikle felsefî temaları işliyordu. Ömer Hayyâm, şiirlerinde insanın tabiat karşısındaki çaresizliğini, bir türlü çözemediği hayat muammasını ve ölüm karşısındaki durumunu, kötümser, muzdarip ve alaycı yöntemlerle tasvir ediyordu. Matematikçi, gökbilimci ve düşünür. Edebiyat, tıp, tarih, felsefe ve hukuk alanında geniş bir bilgi sahibi. Doğunun efsane ismi. Ölümsüz söz ustası...
Bir çok bilim adamınca Batıni, Mutezile anlayışlarına dâhil görülür. Evreni anlamak için, içinde yetiştiği İslam kültüründeki hakim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır.
Ömer Hayyam ve Din; “Bir elde kadeh, bir elde Kur’an / Bir helaldir işimiz, bir haram / Şu yarım yamalak dünyada / Ne tam kafiriz, ne tam Müslüman...”
Hayyam ve Astronomi denince, “Melikşah Yıldız Kataloğu” adlı tablolar ve “Celali Takvimi” gelir.
Matematikçi Hayyam ise, aritmetikte bir sayının n’inci köklerinin hesabı, cebirde 3. derece denklem çözümü, geometride orantılar teorisi ve analitik geometrinin temelini attı.
Hayyam; kanı, canlılığı, güneşi, ışığı ve bütün güzelliği ŞARAP ile anlattı. Bilimsel çalışmalarına ara verip, yıldızları seyrederken, insanları ve evreni gözlemlerken, hissettiklerini, gördüklerini ve ruhunun isyanını felsefi bir düşünce içinde Fars edebiyatının “terane” kalıbıyla şiirlere döktü...
*
Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz:
İki başımız var, bir tek bedenimiz.
Ne kadar dönersem döneyim çevrende:
Er geç baş başa verecek değil miyiz?
*
Ben ne camiye yararım, ne hayvana!
Bir başka hamur benimki, başka maya.
Yoksul gavur, çirkin orospu gibiyim:
Ne din umrumda, ne cennet, ne dünya!
*
Yaşamanın sırlarını bileydin
Ölümün sırlarını da çözerdin;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok:
Yarın, akılsız, neyi bileceksin?
*
İçin temiz olmadıksan sonra
Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
Hırka, tespih, post, seccade güzel;
Ama Tanrı kanar mı bunlara?
*
Var mı dünyada günah işlemeyen söyle:
Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle;
Bana kötü deyip kötülük edeceksen,
Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.
*
Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,
Bin bir derde düşer, canlarından bezerler.
Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür,
Onlar gibi olmayana adam demezler.
*
Varlığın sırları saklı, benden;
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben.
Bizimki perde arkasında dedi-kodu:
Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.
*
Dünyada akla değer veren yok madem,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şu şarabı, alsın aklımızı:
Belki böyle beğenir bizi el alem!
*
Ferman sende, ama güzel yaşamak bizde:
Senden ayığız bu sarhoş halimizde.
Sen insan kanı içersin, biz üzüm kanı:
İnsaf be sultanım, kötülük hangimizde?
*
Bu dünyadan başka bir dünya yok, arama;
Senden benden başka düşünen yok, arama!
Vaz geç ötelerden, yorma kendini:
O var sandığın şey yok mu, o yok arama!
*
Şu dünyada üç beş günlük ömrün var,
Nedir bu dükkanlar, bu konaklar?
Ev mi dayanır, bu sel yatağına?
Bu rüzgarlı yerde mum mu yanar?
*
Adam olduysan hesap ver kendine:
Getirdiğin ne? Götüreceğin ne?
Şarap içersem ölürüm diyorsun:
İçsen de öleceksin, içmesen de!
*
Her gece aklım dalar gider engine.
Ağlarım, inciler dolar eteğime.
Sevdalıyım, şarap dayanmıyor bana:
Kafam baş aşağı çevrik bir tas mı ne!
*
Dünya ne verdi sana? Hep dert, hep dert!
Güzel canın da bir gün elbet.
Toprağında yeşillikler bitmeden
Uzan yeşilliğe, gününü gün et.
İnsan toraktan yaratılmıştır. Tekrar toprağa döner. Bedeni can'ı karaşır toprağa. Sonra bir gün toprak bir testide şarap gelir önüne. Hangi bedendendir bu testi içinde ki kimin can'ıdır.
ŞAHISLARINA MüNHASIR(zat'a has-mahsus) SÖZLER VE DÜŞÜNCELERLE VAROLDULAR, ÖLDÜLER.
NEYZEN TEVFİK
Yerinde kullanıldığı zaman küfrün lugatın ayrılmaz bir parçası olduğunu idda etmiş kişidir. Şairdir, neyzendir, bektaşi tarikatına bağlıdır, esrar içer ve alkoliktir, küfürbazdır, kumarbazdır. Sözleri ve nükteli şiirleri ile cumuhuriyet tarihi filozofları arasında değerlendirlmesi gerken bir zat-ı muhteremdir.
'' KÜFÜR DİLİN CILASIDIR. ''
Turk milleti gariptir
Her lafi kaldirmaz
İbne dersin kizar da
.ikersin aldirmaz
-----------------------------------------------------------
bir ramazan akşamıydı.neyzen tevfik,şimdiki neslin,sararmış eski fotograflarından,köhne kitaplardaki karakalem resimlerden tanıdığı,o dağınık kır saçlı adam gibi değildi,gençti.
annesi,babası ve artık evde başka kim varsa sofranın başına oturmuşlardı.top atıldı,ezan okundu.herkes orucunu açtı.tevfik'lerin sofrasına gelen ilk yemek çorba oldu.babası sofranın ötesine berisine bakındı,altında üstünde bir şey arandı:
"limon yok!oğlum tevfik,koş bakkaldan iki limon al da gel !"
tevfik,babasının emri üzere,sofradan kalkıp en yakın bakkala doğru koşup gitti.ama ne gidiş....
artık yolda ne oldu,tevfik kime rastladı,bilinmez.ama evden limon almak üzere çıkan neyzen tevfik tam yirmi yıl boyunca evine geri dönmedi.sehir sehir,diyar diyar gezdi ve yirmi yıl sonra,bodrum'daki baba evinin kapısını,yine bir ramazan akşamı ve tam iftar saatinde çaldı.sofra kurulmuştu ve yine koca bir tas corba dumanı tüte tüte sofranın ortasında durmaktaydı.tevfik cebinden iki limon çıkardı ve :
"istediğin limonları aldım baba! " diyerek babasına uzattı...
-----------------------------------------------------------
Göründü memleketin iç yüzü, çöktüyse temel.
Gimdilik harice karşı yüzümüz olsa dahi
Yüzümüz yok bakacak kabrine ecdadımızın.
Tükürür zannederim çehremize, vatanın tarihi.
-----------------------------------------------------------
Alemi yaratan kahpe bilir iç yüzünü
Önü zulmet sonu zulmet .ikeyim gündüzünü...
-----------------------------------------------------------
Bir de;
Bana yar olmayan devr-i devranın,
izzet-i ikramını .ikeyim.
yansın ibneler alayı,
su veren itfaiyenin hortumunu .ikeyim.
E bir de:
Tanrı senin hamurunu
necazet(dışkı) ile yoğurmuş
anan seni sıçarken
yanlışlıkla doğurmuş
Bir de;
Örnek alma çiçek çiçek gezen arıyı
sonra pilin biter .ikemezsin karıyı
Olmuşu varken yeme meyvenin hamını
helali varken .ikme namahremin .mını
Güvenme her dostunun yoğurduna sütüne
sonra sokarlar kazığı ta götünün dibine...
------------------------------------------------------------
yesilayci bir profesör, "içkinin zararlari" konulu bir konferans veriyormus.konusmasinin bir yerinde dinleyicilere sormus:
" iki kovadan birine raki digerine su doldurup bunlari bir esegin önüne koysak, esek hangisinden içer acaba " dinleyiciler hep bir agizdan " suyu " demisler. " neden suyu içer" demis profesör, neyzen hemen atilmis " esekliginden "
ahmet rasim milletvekilligi döneminde bu espriyi mustafa kemal'e anlatmis.m.kemal bunu çok begenmis.
atatürk beraberindekilerle bir aksam çiftliginde içerken,az ötede dolasan bir köylü çocugunu yanina çagirarak sormus :
--biz ne yapiyoruz ?
--raki içiyorsunuz.
--söyle bakalim, iki kovadan birine raki digerine su doldursak,bunlari esegin önüne koysak,esek hangisini içer ?
--rakiyi !
--aman,demis,sebebini sormayalim!!!
dr.fahrettin kerim gökay "içkinin zararlari" konulu konferansini vermektedir. bir ara:
--rakinin her kadehi,hayatimizi bir saat kisaltir,der.
dinleyiciler arasinda olan neyzen yerinden firlayip bagirir:
--eyvah,yandik!
--hayrola?
--hesap ettim,meger ben öleli tam kirk yil olmus!!!
-----------------------------------------------------------------
''zevkine payidar-ı yoktur bu işin, sevişin gençler sevişin''
-----------------------------------------------------------------
gözünü aç daha meydan var iken,
dizginin canbaz elinde neyzen!
girmedim ya kapisindan baktim,
cennet'i at pazari sandim ben.
ıhtiyarlik ile gençlik diyerek,
su ayati ikiye böldürme!
ey büyükten de büyük allahim,
benden evvel .....imi öldürme! beyoglu, 1934
-----------------------------------------------------------------
kalmadi gizli kapakli deligi memleketin,
çok sükür kizlarimiz hep anadan dogmaca dul,
tutarim ben dilimi, kimseye sövmem ama,
karsisinda susmaga bir tek yüz bul!
firka,parti diye halkin bogazindan kisarak,
milletin on senedir olmus idi mengenesi.
kazdigi câh-i belaya yine kendi düstü,
örsünü,kiskacini .......min çingenesi. 1918
Halk arasinda çingene oldugu sürülen talât pasa için yazilmistir.talâat pasa, anilarinda ailesinin geçmisiyle ilgili bilgi vererek bu iddiayi reddetmektedir.
------------------------------------------------------------------
kâbe 'den maksat varmaktır yâra,
kör gibi tapınma kuru duvara.
-----------------------------------------------------------------
rivayete göre; atatürk neyzen'in çok içtiğini duyar ve çağırtır. iddialaşırlar sen mi çok içersin ben mi diye. atatürk soruyor neyzen'e:
- ne kadar içersin?
+ valla iki kiloluk içerim.
atatürk gözünü korkutmak için bir iki yokluyor:
-ben daha fazla içerim.
iyi diyor neyzen getirtiyorlar rakıları. neyzen bir tencere biraz da ekmek istiyor.
atatürk soruyor:
- ne yapçaksın bunları?
neyzen rakıyı döküyor, tencerenin içine, ekmek doğramaya başlıyor ve cevaplıyor:
+ dur önce bir çorba içelim.
atatürk "pes" diyor.
-----------------------------------------------------------------
Askerdeyken en büyük sıkıntısı içki yasagıdır.
bir gün tuvalette gizli gizli içki içerken komutan bunu yakalar ve :
-buldun mezeyi içersin tabii. der.
Neyzen tevfik hayatında cevap veremedigi tek lafın bu oldugunu söyler.
-------------------------------------------------------------------
NEYZEN HAKKINDA BİR YORUM
şiirden zerre anlamayan andavaldır.şair olmak iddiası olmadığı gibi böyle bir yeteneği de yoktur.adam şair doğar sonradan olmaz.belli kafiyeleri alt alta dizmek her ortalama angutun yapabileceği bir şeydir.hele hele şiire argo ve küfür soktuğumuz zaman malzeme çoğalacağı için iş daha kolaylaşır.zira şairin asla yer veremeyeceği literatüre bu andavallar yer verebilir.öte yandan kendisine ai olmayan pek çok söz (şiir demeyelim) ona atfedilmiş kavgada söylenmeyecek sözler neyzen babanın lafı denilerek aklanmıştır.ahlaki seviyesi düşen bir toplumun en az ihtiyaç duyacağı şey bu kabilden sözler ve onların şiir diye arzı endam etmesidir.ömer hayyam la bağlantısına gelince.kendisi hayyam'ın eline su dökemeyecek kadar sığ ve bayağı olup doğru veya yanlış herhangi bir felsefenin sözcüsü ya da bir hayat görüşünün ozanı değildir.hazır cevap olması onu değerli kılıyorsa anadolunun ücra kasabalarında nice hazır cevap vardır.cevabı küfürden ibaret olanın ise pratik olarak zaten cevabı yoktur da o sebepten küfür ediyordur.
-----------------------------------------------------------
VE NEYZEN DİYOR Kİ!
âlemin bağ-zârını(meydan-bostan) .ikeyim
sünbül ü verd ü nârını .ikeyim
andelib-i nizârını .ikeyim
hâsılı nev-baharını .ikeyim!
bana yoktur lüzumu gülşeninin,
şeb-i tarîk ü rûz-ı rûşeninin
ne gulâmının ne de zenninin
hepsinin tâ mezarını .ikeyim!
ağlamam ben, ben erkeğim erkek,
hayli güçtür bana cefâ etmek,
minnet etmem bu ömre de felek,
atını al, tımarını .ikeyim!
güçcedir bu fakiri aldatmak,
yüzdürüp sonra kündeden atmak,
gözünü aç da sen bana bir bak,
ben senin i'tibarını .ikeyim!
saki-i mâh-rûyına sıçayım,
gülünün reng ü bûyuna sıçayım,
mutrîbin hâyâ-hûyuna sıçayım,
sâgar-ı neşvedârını .ikeyim!
yok sâfâsı hezâr-ı dem-gerinin,
gül-sitanda şükûfe-i terinin,
bezm-i sahbâ-yı rûh-perverinin
neşvesiyle hümârını .ikeyim!
feleğin uğradımsa vartasına,
sıçayım ağzının ta ortasına,
bunu yazsın cihan da hartasına,
kıta'at ü bihârını .ikeyim
----------------------------------------------------
yamansın her zaman aldattın beni
gah düşürdün gahi kaldırdın felek
mecnun'sun diyerek leyla peşinde
ıssız vadilere saldırdın felek
rehbersin dedin sen ben ise kördüm
elimle başıma çok çorap ördüm
kendimi bıraktım alemi gördüm
hesapsız günahlar aldırdın felek
şifadır dedin de zehir tattırdın
gençliğin okunu boşa attırdın
körlerin yurdunda ayna sattırdın
çıkmaz sokaklara daldırdın felek
barışmadı gönlüm mert ile zenle
ne bir iş bilenle ne boş gezenle
hicran köşesinde bozuk düzenle
neyzen'e her telden çaldırdın felek
***********************************************************************************
ÖMER HAYYAM
Cehennemden Cennete uzanan sonsuz ve zamansız bu evrende, hala yaşayan Ömer Hayyam’a ve dostlarına selam olsun....
Şiirlerini Farsça yazan Ömer Hayyâm, rübâîleriyle şöhret kazandı. Dört mısradan ibaret olan rübâîlerinde genellikle felsefî temaları işliyordu. Ömer Hayyâm, şiirlerinde insanın tabiat karşısındaki çaresizliğini, bir türlü çözemediği hayat muammasını ve ölüm karşısındaki durumunu, kötümser, muzdarip ve alaycı yöntemlerle tasvir ediyordu. Matematikçi, gökbilimci ve düşünür. Edebiyat, tıp, tarih, felsefe ve hukuk alanında geniş bir bilgi sahibi. Doğunun efsane ismi. Ölümsüz söz ustası...
Bir çok bilim adamınca Batıni, Mutezile anlayışlarına dâhil görülür. Evreni anlamak için, içinde yetiştiği İslam kültüründeki hakim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır.
Ömer Hayyam ve Din; “Bir elde kadeh, bir elde Kur’an / Bir helaldir işimiz, bir haram / Şu yarım yamalak dünyada / Ne tam kafiriz, ne tam Müslüman...”
Hayyam ve Astronomi denince, “Melikşah Yıldız Kataloğu” adlı tablolar ve “Celali Takvimi” gelir.
Matematikçi Hayyam ise, aritmetikte bir sayının n’inci köklerinin hesabı, cebirde 3. derece denklem çözümü, geometride orantılar teorisi ve analitik geometrinin temelini attı.
Hayyam; kanı, canlılığı, güneşi, ışığı ve bütün güzelliği ŞARAP ile anlattı. Bilimsel çalışmalarına ara verip, yıldızları seyrederken, insanları ve evreni gözlemlerken, hissettiklerini, gördüklerini ve ruhunun isyanını felsefi bir düşünce içinde Fars edebiyatının “terane” kalıbıyla şiirlere döktü...
*
Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz:
İki başımız var, bir tek bedenimiz.
Ne kadar dönersem döneyim çevrende:
Er geç baş başa verecek değil miyiz?
*
Ben ne camiye yararım, ne hayvana!
Bir başka hamur benimki, başka maya.
Yoksul gavur, çirkin orospu gibiyim:
Ne din umrumda, ne cennet, ne dünya!
*
Yaşamanın sırlarını bileydin
Ölümün sırlarını da çözerdin;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok:
Yarın, akılsız, neyi bileceksin?
*
İçin temiz olmadıksan sonra
Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
Hırka, tespih, post, seccade güzel;
Ama Tanrı kanar mı bunlara?
*
Var mı dünyada günah işlemeyen söyle:
Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle;
Bana kötü deyip kötülük edeceksen,
Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.
*
Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler,
Bin bir derde düşer, canlarından bezerler.
Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür,
Onlar gibi olmayana adam demezler.
*
Varlığın sırları saklı, benden;
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben.
Bizimki perde arkasında dedi-kodu:
Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.
*
Dünyada akla değer veren yok madem,
Aklı az olanın parası çok madem,
Getir şu şarabı, alsın aklımızı:
Belki böyle beğenir bizi el alem!
*
Ferman sende, ama güzel yaşamak bizde:
Senden ayığız bu sarhoş halimizde.
Sen insan kanı içersin, biz üzüm kanı:
İnsaf be sultanım, kötülük hangimizde?
*
Bu dünyadan başka bir dünya yok, arama;
Senden benden başka düşünen yok, arama!
Vaz geç ötelerden, yorma kendini:
O var sandığın şey yok mu, o yok arama!
*
Şu dünyada üç beş günlük ömrün var,
Nedir bu dükkanlar, bu konaklar?
Ev mi dayanır, bu sel yatağına?
Bu rüzgarlı yerde mum mu yanar?
*
Adam olduysan hesap ver kendine:
Getirdiğin ne? Götüreceğin ne?
Şarap içersem ölürüm diyorsun:
İçsen de öleceksin, içmesen de!
*
Her gece aklım dalar gider engine.
Ağlarım, inciler dolar eteğime.
Sevdalıyım, şarap dayanmıyor bana:
Kafam baş aşağı çevrik bir tas mı ne!
*
Dünya ne verdi sana? Hep dert, hep dert!
Güzel canın da bir gün elbet.
Toprağında yeşillikler bitmeden
Uzan yeşilliğe, gününü gün et.
İnsan toraktan yaratılmıştır. Tekrar toprağa döner. Bedeni can'ı karaşır toprağa. Sonra bir gün toprak bir testide şarap gelir önüne. Hangi bedendendir bu testi içinde ki kimin can'ıdır.
2 Nisan 2009 Perşembe
EN İYİ STRATEJİYİ BEN BELİRLERİM. TEORİ BENDEEEEEEE
OYUN TEORİSİ
Hepimiz hayatlarımızı kararlar vererek devam ettiriyoruz. Fakat karar alma süreci olarak isimlendirilen ve alınan kararı belirleyen zaman aralığında verdiğimiz kararın bize en fazla faydayı sağlayabilecek karar olduğundan nasıl emin olabiliriz?
Oyun mu, Teori mi?
Akademik araştırmalarda kullanım alanları yaygınlaştıkça önemi anlaşılan bu araç, 1990’lardan itibaren Amerika’da yaygın olarak uygulanmaya başlandı. Özellikle ekonomi alanında ihale düzenlemelerinden rekabet analizlerine kadar geniş bir uygulama alanı ortaya çıktı.
Türkiye’de oyun teorisi ancak son yıllarda akademik olduğu kadar günlük hayatta da- özellikle de Akıl Oyunları adlı filmin ülkemizde vizyona girmesinden sonra- ilgi odağı oldu. Aslında, modern oyun teorisi bugün karsımıza çıkan şekline uzun bir gelişme sürecinden sonra ulaştı. Bu sürece kısaca göz atmak “Oyun Teorisi” isminin nereden geldiğini anlamamıza yardımcı olabilir.
Satranç, poker, briç gibi oyunlarda oyuncuların davranışlarını modellemek ve akılcı strateji seçimleri üzerine çalışan Macar asıllı Amerikalı John von Neuman, oyunlar üzerine ilk makalesini 1928 yılında yayınladı. Hidrojen bombası ve ilk bilgisayarın mucitlerinden sayılan bu dahi matematikçi, bir ekonomist olan Oskar Morgenstern ile birlikte, oyun teorisini 1944 yılında basılan “Oyun Teorisi ve Ekonomik Davranış” isimli kitaplarında ilk defa ekonomi alanına taşıdılar. Bu kitapta iki oyunculu, sıfır toplamlı oyunları ve işbirlikçi oyunları incelediler. John F. Nash, 1950-53 yılları arasında yayınladığı dört çalışması ile oyun teorisini geliştirdi ve hem rekabetçi hem de işbirlikçi oyunlarda kullanılabilecek bir denge kavramını ortaya çıkardı. Halen oyun teorisinin ağır yükünü onun ortaya attığı Nash dengesi çekmektedir. Martin Shubik 1959 basımlı “Strateji ve Pazar Yapısı: Rekabet, Oligopol ve Oyun Teorisi” kitabında rekabetçi oyun teorisini ilk defa oligopollere uyguladı. 1965te Reinhard Selten, Nash dengesini yaygın biçimdeki oyunlarda (oyuncuların sıra ile stratejilerini seçtikleri oyunlar) kullanılabilecek şekilde geliştirdi. Üç seri makalesi ile John Harsanyi, 1967-68 yıllarında teorinin oyuncuların eksik bilgi sahibi olduğu oyunlara nasıl uygulanabileceğini gösterdi.
Gittikçe gelişen, dallanıp budaklanan oyunlar teorisi, ekonomi bilimi için olduğu kadar, hukuk, politika, işletme, uluslararası ilişkiler ve hatta biyoloji gibi bilimler için de vazgeçilmez bir matematiksel araç oldu. Ekonomide, özellikle de endüstriyel organizasyon alanında teorik gelişmelere yol açtı ve yön verdi. Oyun teorisi aynı zamanda stratejik karşılaşmaların incelenmesinde standart bir dil haline geldi.
Biraz Terminoloji
* Oyun teorisi: özellikle sosyal bilimlerde stratejik karşılaşmaları modellemeye yarayan matematiksel bir araçtır.
* Stratejik karşılaşmalar: oyuncuların getirileri birbirlerinin hareketlerinden karşılıklı olarak etkilendiği çekişme ya da çatışmalar.
* Statik oyunlar: oyuncuların bir defaya mahsus olmak üzere oynadıkları oyunlar.
* Akılcılık: her oyuncunun kendi kazancını maksimize etmeye çalışması.
* Akılcılığın ortak bilgi olması: Tüm oyuncular kendilerinin ve rakiplerinin akılcı olduğunu bilir, rakiplerinin de kendilerinin bu bilgiye sahip olduklarını bildiklerini bilir ve bunun gibi sonsuza giden bir mantık zincirinin var olduğu varsayımı.
* Kusurlu bilgili oyunlar (games with imperfect information): oyuncuların birbirlerinin strateji seçimlerini göremedikleri ve sanki aynı anda karar veriyorlarmış gibi oynadıkları oyun.
* Eksik bilgili oyunlar (games with incomplete information): oyunculardan bir ya da daha fazlasının diğer oyuncunun ya da oyuncuların getirilerini bilmeden oynadıkları oyun.
* Sıfır toplamlı oyun: bir oyuncunun kazancının, diğer oyuncunun kaybına eşit olduğu oyun (poker, tenis vb.).
Statik Oyunlar
Karmaşık matematiksel hesaplara girmeden oyun teorisinin mantığını anlamak için en basit oyunlar olan statik, yani oyuncuların stratejilerini aynı anda seçtikleri oyunları incelemek yeterli olabilir. Stratejik bir karşılaşmayı oyun teorisi ile incelemek için ise, önce bu çatışmanın bir oyun olarak tanımlanması gerekir.
Bir oyunun tanımı üç temel öğeye dayanır:
1. Oyuncular kümesi (I): Oyuncuların yer aldığı küme. Bu oyuncular kurgulanan oyuna ve modellenen duruma göre kişiler, şirketler, devletler ve hatta hayvanlar olabilir. Oyuncu sayısı ise ikiden sonsuza kadar olabilir. (Bu makalede iki oyunculu oyunlardan bahsedilecektir.)
2. Eylem (hareket) kümesi (A): Her bir oyuncuya ait bütün olası eylem seçeneklerinin yer aldığı küme. Örneğin, bir firma için ürün fiyatı seçenekleri ile bir hareket kümesi oluşturulabilir. Eylem kümesi de sonsuz sayıda elemana sahip olabilir. (Bu makalede ağırlıklı olarak her oyuncu için sınırlı sayıda eylem seçeneği olan oyunlardan bahsedilecektir.)
3. Getiriler: Bütün oyuncuların her türlü olası strateji kombinasyonu için her oyuncunun oyun sonunda elde edeceği kazancı ya da kaybı. Bu getiriler parasal olarak tanımlanabileceği gibi her oyuncu için fayda fonksiyonları ile de belirtilebilir. (Tabii ki biyoloji gibi alanlarda bu tip getirilerden bahsetmek olanaksızdır. İki hayvan türünün çatıştıkları oyunlarda, her türün yavru sayısı o türün getirisi olarak alınabilir.)
Statik oyun örneklerine ve çözüm tekniklerine girmeden önce, önemli bir takım varsayımlardan bahsetmekte fayda vardır.
Statik Oyun Varsayımları:
i) Oyuncular eylem seçimlerini aynı anda ya da birbirlerinin haberi olmadan yaparlar.
ii) Tüm oyuncular akılcıdır.
iii) Tüm oyuncuların akılcılığı ortak bilgidir.
iv) Tüm oyuncular kusursuz fakat eksik bilgiye sahiptir.
Basit bir kaç senaryoya bakılarak bu üç öğeye göre statik bir oyunun tanımının nasıl yapılacağı daha açık olarak anlaşılabilir.
Tutukluların İkilemi (Prisoners’ Dilemma)
Bir soygun soruşturması sonucu Ali ve Veli isimli iki şüpheli yakalanmış ve ayrı odalarda ilk sorgulamalarının yapılmasını beklemektedirler. Güvenlik güçleri bu iki tutukluya bir anlaşma paketi önerir. Bu öneriye göre ikisi de suçu itiraf ederse beşer yıl, ikisi de reddederse ikişer yıl hapis cezası yiyeceklerdir. Eğer birisi itiraf, diğeri reddederse itirafçı serbest kalacak ve arkadaşı on yıl hapis cezası yiyecektir. Oyunun tanımı bu bilgilere göre yapılabilir.
Kaynakça
1) McMillan, J. (1992), Games Strategies and Managers. Oxford University Press: New York.
2) Dixit, A. K. ve B/ J/ Nalebuff (1991), Thinking Strategically: The Competitive Edge in Business, Politics, and Everyday Life. W. W. Norton & Company: New York.
3) McDonald, J. (1975) The Game of Business. Doubleday & Company, Inc.: New York.
4) Fudenberg, D. ve J. Tirole (1996) Game Theory. The MIT Press: Massachusetts.
Hepimiz hayatlarımızı kararlar vererek devam ettiriyoruz. Fakat karar alma süreci olarak isimlendirilen ve alınan kararı belirleyen zaman aralığında verdiğimiz kararın bize en fazla faydayı sağlayabilecek karar olduğundan nasıl emin olabiliriz?
Oyun mu, Teori mi?
Akademik araştırmalarda kullanım alanları yaygınlaştıkça önemi anlaşılan bu araç, 1990’lardan itibaren Amerika’da yaygın olarak uygulanmaya başlandı. Özellikle ekonomi alanında ihale düzenlemelerinden rekabet analizlerine kadar geniş bir uygulama alanı ortaya çıktı.
Türkiye’de oyun teorisi ancak son yıllarda akademik olduğu kadar günlük hayatta da- özellikle de Akıl Oyunları adlı filmin ülkemizde vizyona girmesinden sonra- ilgi odağı oldu. Aslında, modern oyun teorisi bugün karsımıza çıkan şekline uzun bir gelişme sürecinden sonra ulaştı. Bu sürece kısaca göz atmak “Oyun Teorisi” isminin nereden geldiğini anlamamıza yardımcı olabilir.
Satranç, poker, briç gibi oyunlarda oyuncuların davranışlarını modellemek ve akılcı strateji seçimleri üzerine çalışan Macar asıllı Amerikalı John von Neuman, oyunlar üzerine ilk makalesini 1928 yılında yayınladı. Hidrojen bombası ve ilk bilgisayarın mucitlerinden sayılan bu dahi matematikçi, bir ekonomist olan Oskar Morgenstern ile birlikte, oyun teorisini 1944 yılında basılan “Oyun Teorisi ve Ekonomik Davranış” isimli kitaplarında ilk defa ekonomi alanına taşıdılar. Bu kitapta iki oyunculu, sıfır toplamlı oyunları ve işbirlikçi oyunları incelediler. John F. Nash, 1950-53 yılları arasında yayınladığı dört çalışması ile oyun teorisini geliştirdi ve hem rekabetçi hem de işbirlikçi oyunlarda kullanılabilecek bir denge kavramını ortaya çıkardı. Halen oyun teorisinin ağır yükünü onun ortaya attığı Nash dengesi çekmektedir. Martin Shubik 1959 basımlı “Strateji ve Pazar Yapısı: Rekabet, Oligopol ve Oyun Teorisi” kitabında rekabetçi oyun teorisini ilk defa oligopollere uyguladı. 1965te Reinhard Selten, Nash dengesini yaygın biçimdeki oyunlarda (oyuncuların sıra ile stratejilerini seçtikleri oyunlar) kullanılabilecek şekilde geliştirdi. Üç seri makalesi ile John Harsanyi, 1967-68 yıllarında teorinin oyuncuların eksik bilgi sahibi olduğu oyunlara nasıl uygulanabileceğini gösterdi.
Gittikçe gelişen, dallanıp budaklanan oyunlar teorisi, ekonomi bilimi için olduğu kadar, hukuk, politika, işletme, uluslararası ilişkiler ve hatta biyoloji gibi bilimler için de vazgeçilmez bir matematiksel araç oldu. Ekonomide, özellikle de endüstriyel organizasyon alanında teorik gelişmelere yol açtı ve yön verdi. Oyun teorisi aynı zamanda stratejik karşılaşmaların incelenmesinde standart bir dil haline geldi.
Biraz Terminoloji
* Oyun teorisi: özellikle sosyal bilimlerde stratejik karşılaşmaları modellemeye yarayan matematiksel bir araçtır.
* Stratejik karşılaşmalar: oyuncuların getirileri birbirlerinin hareketlerinden karşılıklı olarak etkilendiği çekişme ya da çatışmalar.
* Statik oyunlar: oyuncuların bir defaya mahsus olmak üzere oynadıkları oyunlar.
* Akılcılık: her oyuncunun kendi kazancını maksimize etmeye çalışması.
* Akılcılığın ortak bilgi olması: Tüm oyuncular kendilerinin ve rakiplerinin akılcı olduğunu bilir, rakiplerinin de kendilerinin bu bilgiye sahip olduklarını bildiklerini bilir ve bunun gibi sonsuza giden bir mantık zincirinin var olduğu varsayımı.
* Kusurlu bilgili oyunlar (games with imperfect information): oyuncuların birbirlerinin strateji seçimlerini göremedikleri ve sanki aynı anda karar veriyorlarmış gibi oynadıkları oyun.
* Eksik bilgili oyunlar (games with incomplete information): oyunculardan bir ya da daha fazlasının diğer oyuncunun ya da oyuncuların getirilerini bilmeden oynadıkları oyun.
* Sıfır toplamlı oyun: bir oyuncunun kazancının, diğer oyuncunun kaybına eşit olduğu oyun (poker, tenis vb.).
Statik Oyunlar
Karmaşık matematiksel hesaplara girmeden oyun teorisinin mantığını anlamak için en basit oyunlar olan statik, yani oyuncuların stratejilerini aynı anda seçtikleri oyunları incelemek yeterli olabilir. Stratejik bir karşılaşmayı oyun teorisi ile incelemek için ise, önce bu çatışmanın bir oyun olarak tanımlanması gerekir.
Bir oyunun tanımı üç temel öğeye dayanır:
1. Oyuncular kümesi (I): Oyuncuların yer aldığı küme. Bu oyuncular kurgulanan oyuna ve modellenen duruma göre kişiler, şirketler, devletler ve hatta hayvanlar olabilir. Oyuncu sayısı ise ikiden sonsuza kadar olabilir. (Bu makalede iki oyunculu oyunlardan bahsedilecektir.)
2. Eylem (hareket) kümesi (A): Her bir oyuncuya ait bütün olası eylem seçeneklerinin yer aldığı küme. Örneğin, bir firma için ürün fiyatı seçenekleri ile bir hareket kümesi oluşturulabilir. Eylem kümesi de sonsuz sayıda elemana sahip olabilir. (Bu makalede ağırlıklı olarak her oyuncu için sınırlı sayıda eylem seçeneği olan oyunlardan bahsedilecektir.)
3. Getiriler: Bütün oyuncuların her türlü olası strateji kombinasyonu için her oyuncunun oyun sonunda elde edeceği kazancı ya da kaybı. Bu getiriler parasal olarak tanımlanabileceği gibi her oyuncu için fayda fonksiyonları ile de belirtilebilir. (Tabii ki biyoloji gibi alanlarda bu tip getirilerden bahsetmek olanaksızdır. İki hayvan türünün çatıştıkları oyunlarda, her türün yavru sayısı o türün getirisi olarak alınabilir.)
Statik oyun örneklerine ve çözüm tekniklerine girmeden önce, önemli bir takım varsayımlardan bahsetmekte fayda vardır.
Statik Oyun Varsayımları:
i) Oyuncular eylem seçimlerini aynı anda ya da birbirlerinin haberi olmadan yaparlar.
ii) Tüm oyuncular akılcıdır.
iii) Tüm oyuncuların akılcılığı ortak bilgidir.
iv) Tüm oyuncular kusursuz fakat eksik bilgiye sahiptir.
Basit bir kaç senaryoya bakılarak bu üç öğeye göre statik bir oyunun tanımının nasıl yapılacağı daha açık olarak anlaşılabilir.
Tutukluların İkilemi (Prisoners’ Dilemma)
Bir soygun soruşturması sonucu Ali ve Veli isimli iki şüpheli yakalanmış ve ayrı odalarda ilk sorgulamalarının yapılmasını beklemektedirler. Güvenlik güçleri bu iki tutukluya bir anlaşma paketi önerir. Bu öneriye göre ikisi de suçu itiraf ederse beşer yıl, ikisi de reddederse ikişer yıl hapis cezası yiyeceklerdir. Eğer birisi itiraf, diğeri reddederse itirafçı serbest kalacak ve arkadaşı on yıl hapis cezası yiyecektir. Oyunun tanımı bu bilgilere göre yapılabilir.
Kaynakça
1) McMillan, J. (1992), Games Strategies and Managers. Oxford University Press: New York.
2) Dixit, A. K. ve B/ J/ Nalebuff (1991), Thinking Strategically: The Competitive Edge in Business, Politics, and Everyday Life. W. W. Norton & Company: New York.
3) McDonald, J. (1975) The Game of Business. Doubleday & Company, Inc.: New York.
4) Fudenberg, D. ve J. Tirole (1996) Game Theory. The MIT Press: Massachusetts.
30 Mart 2009 Pazartesi
ADAM DE LUKS
Yüzler ve kaderimiz
Kaderimiz bazen bir başka yüzün ardında saklıdır. Belki de daha önce hiç görmediğimiz bir yüzün ardında. O yüzü ararız. Kaderimizi değiştirecek, ölümü bile bize sevinçli bir buluşma gibi gösterebilecek yüzü. Öyle bir yüz olmadığını düşünürüz, kaderimizin bir yüzle değişeceğine de inanmayız. Ama yine de bakarız bütün yüzlere. Geçmiş yangınların alevi aydınlatır her yüzü. Aralarından biri bizim aradığımızdır.
Kendi kaderimizin bazen bir başka insanın yüzünün ardında saklanmış olabileceğini, rastlayacağımız bir yüzün bütün geleceğimizi değiştirebileceğini, böyle bir ihtimalin hayatımızın bir köşesinde saklandığını bilmek, sanırım, çoğunlukla durağan olan günlerimize, hiçbir zaman yaşamayacağımıza inandığımız ama her zaman da yaşanabileceğinden kuşkulandığımız, ancak yalnız başımıza hayal kurarken gizlendiği yerden çıkartıp, üstündeki tozlarını silkeleyip parlatarak seyrettiğimiz bir heyecan ekler. Bir insan vardır bir yerlerde, belki de bugüne dek hiç görmediğimiz, hiç bilmediğimiz biri ve bir gün ona rastladığımızda, çevremizdeki hiç kimse ondan etkilenmezken, biz onların görmediği bir şeyi görüp o gördüğümüz şey her ne ise ondan bir daha ayrılamayacağımıza karar vererek, onun peşine düşüp bizi nereye götüreceğini bilmediğimiz çılgın bir yolda koşmaya başlayacağızdır.
Böyle bir olay olmayacaktır, o yüz bizim hayatımızda gözükmeyecektir, buna inanırız. Ama böyle bir olayın olabileceği ihtimalinin, hayallerimizin kandillerini yakan ışığını da içimizde hiç söndürmeyiz. Ve böyle olaylar olur. Aşk dediğimiz ve aşık olmadığımız zamanlarda bize gerçeküstü gözüken efsanenin, yüzünü saklayan uzun peleriniyle aramızda dolaşıp durmasını da daha önceden yaşanmış hikâyeler sağlar. Biliriz ki birileri bunları yaşamıştır. Onların yaşadığı yangınların alevlerinden tutuştururuz zaten biz de hayallerimizin çırasını, her yangından bizim payımıza da biraz ateşle biraz ışık düşer. 17 Temmuz 1793'te, Paris'te, şimdi adı Concorde Meydanı olan Devrim Meydanı'na giden yollarda büyük bir kalabalık kaynaşıyordu ve o kalabalığın arasında hangi kadere doğru yürüdüğünü bilmeyen İsviçreli genç bir adam vardı. O gün o saatte orada bulunması tamamen bir tesadüftü.
Adı Adam de Luks'tü ve eğer o gün orada olmasaydı ne böyle bir acı çekecek ne de biz onun adını bilecektik. Kalabalık dalgalandı bir an. Uzaktan bir kağnı gözüktü. Arabanın içinde, kırmızılar giymiş, parlak kestane rengi saçları ensesinden kesilmiş, biraz uzunca yüzünün solgunluğuyla tam bir tezat teşkil eden iri mağrur gözleri inancının ihtirasıyla parlayan genç bir kadın, elleri arkasından bağlı olarak ayakta duruyordu. İki gün önce, Fransız Devrimi'nin yakalandığı bir cilt hastalığı nedeniyle hayatının büyük bir kısmını su dolu bir küvetin içinde geçiren ünlü liderlerinden Marat'yla muhaliflerini ihbar edeceğini söyleyerek buluşmuş ve konuşurlarken koynundan çıkardığı bıçakla bu hastalıklı devrimciyi küvetinde kalbinden vurup öldürmüştü. Yirmi dört yaşındaydı. O sıcak temmuz günü giyotine götürülüyordu. Biraz sonra gümüşi bıçak inecek ve başını kesecekti. İsviçreli genç adam Corday'ın yüzünü gördü.
Daha önce onu hiç görmemişti, tanımıyordu, sesini bir kere bile duymamıştı. Kalabalıklar biraz sonra öldürülecek olan Charlotte Corday'a baktıklarında devrimin liderlerinden birini öldürmüş bir kadını görüyorlardı. Genç adam diğerlerinin görmediği bir şey gördü. Onun ne gördüğünü hiç kimse bilmiyordu. Arabanın yanında yürümeye başladı. Corday'ın gözlerinin bağlanmasını, diz üstü çöktürülüp başının giyotinin yuvasına yerleştirilmesini ve bıçağın inişini seyretti. O kısacık sürede sesini bile duymadığı bir kadına aşık olmuş ve o kadını sonsuza dek kaybetmişti. Aniden aşık olduğu o kadına kavuşması mümkün değildi ama belki daha da acıtıcı olanı o kadınla ilgili hayal kurmasına da imkân bulunmamasıydı. Genç İsviçreli, idamı seyrettikten sonra gidip muhafızlara kendisinin devrime karşı olduğunu ve devrimden intikam alacağını söyledi. Önce tam olarak ne yapmak istediğini kestiremediler ama o kadar çok bağırıp çağırdı ki tutuklamak zorunda kaldılar. Mahkemeye çıkardılar. Mahkemede de devrime olan düşmanlığını dile getirip giyotinle idam edilmek istediğini söyledi, sevdiği kadın gibi ölmek istiyordu, sanki bir an görüp kaybettiği kadına, eğer o kadınla aynı şekilde ölürse kavuşacağına inanıyordu. Sonunda, biraz istemeye istemeye de olsa onu idama mahkum ettiler.
Bir sabah, gömleğinin yakasını ve ensesindeki saçlarını kesip bir kağnıya koydular. Onun arabaya binişine tanıklık etmiş bir tarihçinin yazdığına göre, ölüm arabasına "sevgilisiyle ilk buluşmasına giden bir delikanlı gibi" sevinçle ve arzuyla binmişti. Giyotine gülümseyerek çıktı. Bıçak indi. O genç adam, bir yaz sabahı bir yüze rastlamıştı, o yüz bir şey söylemişti ona, bu her neyse, bir daha onu duymayacağını düşünmeye bile tahammül edemediğinden başını istekle giyotine koymuştu. O yüz onun kaderini değiştirdi. Hiç yaşanmamış bir aşk, yeryüzünün en büyük ve en unutulmaz aşklarından biri olarak yazıldı insanların o karmaşık tarihine. Bir insanın bir başka insanı kendi hayatından bile çok sevmesini sağlayan ve gücüyle herkesi hem ürpertip hem de kendine çeken o tuhaf kudret, varlığını kanıtlayacak bir hikâyeyi daha ekledi dağarcığına. Kaderimiz bazen bir başka yüzün ardında saklıdır. Belki de daha önce hiç görmediğimiz bir yüzün ardında. Hepimiz, farkında olmasak da, o yüzü ararız. Kaderimizi değiştirecek, ölümü bile bize sevinçli bir buluşma gibi gösterebilecek o yüzü. Öyle bir yüz olmadığını düşünürüz, kaderimizin bir yüzle değişeceğine de inanmayız. Ana yine de bakarız bütün yüzlere. Geçmiş yangınların alevi aydınlatır her yüzü. Aralarından biri bizim aradığımızdır. Hayatı ve ölümü bize başka bir ışığın altında gösterecek olandır. Bazıları rastlar o yüze. Kaderleri değişir.
Kaderimiz bazen bir başka yüzün ardında saklıdır. Belki de daha önce hiç görmediğimiz bir yüzün ardında. O yüzü ararız. Kaderimizi değiştirecek, ölümü bile bize sevinçli bir buluşma gibi gösterebilecek yüzü. Öyle bir yüz olmadığını düşünürüz, kaderimizin bir yüzle değişeceğine de inanmayız. Ama yine de bakarız bütün yüzlere. Geçmiş yangınların alevi aydınlatır her yüzü. Aralarından biri bizim aradığımızdır.
Kendi kaderimizin bazen bir başka insanın yüzünün ardında saklanmış olabileceğini, rastlayacağımız bir yüzün bütün geleceğimizi değiştirebileceğini, böyle bir ihtimalin hayatımızın bir köşesinde saklandığını bilmek, sanırım, çoğunlukla durağan olan günlerimize, hiçbir zaman yaşamayacağımıza inandığımız ama her zaman da yaşanabileceğinden kuşkulandığımız, ancak yalnız başımıza hayal kurarken gizlendiği yerden çıkartıp, üstündeki tozlarını silkeleyip parlatarak seyrettiğimiz bir heyecan ekler. Bir insan vardır bir yerlerde, belki de bugüne dek hiç görmediğimiz, hiç bilmediğimiz biri ve bir gün ona rastladığımızda, çevremizdeki hiç kimse ondan etkilenmezken, biz onların görmediği bir şeyi görüp o gördüğümüz şey her ne ise ondan bir daha ayrılamayacağımıza karar vererek, onun peşine düşüp bizi nereye götüreceğini bilmediğimiz çılgın bir yolda koşmaya başlayacağızdır.
Böyle bir olay olmayacaktır, o yüz bizim hayatımızda gözükmeyecektir, buna inanırız. Ama böyle bir olayın olabileceği ihtimalinin, hayallerimizin kandillerini yakan ışığını da içimizde hiç söndürmeyiz. Ve böyle olaylar olur. Aşk dediğimiz ve aşık olmadığımız zamanlarda bize gerçeküstü gözüken efsanenin, yüzünü saklayan uzun peleriniyle aramızda dolaşıp durmasını da daha önceden yaşanmış hikâyeler sağlar. Biliriz ki birileri bunları yaşamıştır. Onların yaşadığı yangınların alevlerinden tutuştururuz zaten biz de hayallerimizin çırasını, her yangından bizim payımıza da biraz ateşle biraz ışık düşer. 17 Temmuz 1793'te, Paris'te, şimdi adı Concorde Meydanı olan Devrim Meydanı'na giden yollarda büyük bir kalabalık kaynaşıyordu ve o kalabalığın arasında hangi kadere doğru yürüdüğünü bilmeyen İsviçreli genç bir adam vardı. O gün o saatte orada bulunması tamamen bir tesadüftü.
Adı Adam de Luks'tü ve eğer o gün orada olmasaydı ne böyle bir acı çekecek ne de biz onun adını bilecektik. Kalabalık dalgalandı bir an. Uzaktan bir kağnı gözüktü. Arabanın içinde, kırmızılar giymiş, parlak kestane rengi saçları ensesinden kesilmiş, biraz uzunca yüzünün solgunluğuyla tam bir tezat teşkil eden iri mağrur gözleri inancının ihtirasıyla parlayan genç bir kadın, elleri arkasından bağlı olarak ayakta duruyordu. İki gün önce, Fransız Devrimi'nin yakalandığı bir cilt hastalığı nedeniyle hayatının büyük bir kısmını su dolu bir küvetin içinde geçiren ünlü liderlerinden Marat'yla muhaliflerini ihbar edeceğini söyleyerek buluşmuş ve konuşurlarken koynundan çıkardığı bıçakla bu hastalıklı devrimciyi küvetinde kalbinden vurup öldürmüştü. Yirmi dört yaşındaydı. O sıcak temmuz günü giyotine götürülüyordu. Biraz sonra gümüşi bıçak inecek ve başını kesecekti. İsviçreli genç adam Corday'ın yüzünü gördü.
Daha önce onu hiç görmemişti, tanımıyordu, sesini bir kere bile duymamıştı. Kalabalıklar biraz sonra öldürülecek olan Charlotte Corday'a baktıklarında devrimin liderlerinden birini öldürmüş bir kadını görüyorlardı. Genç adam diğerlerinin görmediği bir şey gördü. Onun ne gördüğünü hiç kimse bilmiyordu. Arabanın yanında yürümeye başladı. Corday'ın gözlerinin bağlanmasını, diz üstü çöktürülüp başının giyotinin yuvasına yerleştirilmesini ve bıçağın inişini seyretti. O kısacık sürede sesini bile duymadığı bir kadına aşık olmuş ve o kadını sonsuza dek kaybetmişti. Aniden aşık olduğu o kadına kavuşması mümkün değildi ama belki daha da acıtıcı olanı o kadınla ilgili hayal kurmasına da imkân bulunmamasıydı. Genç İsviçreli, idamı seyrettikten sonra gidip muhafızlara kendisinin devrime karşı olduğunu ve devrimden intikam alacağını söyledi. Önce tam olarak ne yapmak istediğini kestiremediler ama o kadar çok bağırıp çağırdı ki tutuklamak zorunda kaldılar. Mahkemeye çıkardılar. Mahkemede de devrime olan düşmanlığını dile getirip giyotinle idam edilmek istediğini söyledi, sevdiği kadın gibi ölmek istiyordu, sanki bir an görüp kaybettiği kadına, eğer o kadınla aynı şekilde ölürse kavuşacağına inanıyordu. Sonunda, biraz istemeye istemeye de olsa onu idama mahkum ettiler.
Bir sabah, gömleğinin yakasını ve ensesindeki saçlarını kesip bir kağnıya koydular. Onun arabaya binişine tanıklık etmiş bir tarihçinin yazdığına göre, ölüm arabasına "sevgilisiyle ilk buluşmasına giden bir delikanlı gibi" sevinçle ve arzuyla binmişti. Giyotine gülümseyerek çıktı. Bıçak indi. O genç adam, bir yaz sabahı bir yüze rastlamıştı, o yüz bir şey söylemişti ona, bu her neyse, bir daha onu duymayacağını düşünmeye bile tahammül edemediğinden başını istekle giyotine koymuştu. O yüz onun kaderini değiştirdi. Hiç yaşanmamış bir aşk, yeryüzünün en büyük ve en unutulmaz aşklarından biri olarak yazıldı insanların o karmaşık tarihine. Bir insanın bir başka insanı kendi hayatından bile çok sevmesini sağlayan ve gücüyle herkesi hem ürpertip hem de kendine çeken o tuhaf kudret, varlığını kanıtlayacak bir hikâyeyi daha ekledi dağarcığına. Kaderimiz bazen bir başka yüzün ardında saklıdır. Belki de daha önce hiç görmediğimiz bir yüzün ardında. Hepimiz, farkında olmasak da, o yüzü ararız. Kaderimizi değiştirecek, ölümü bile bize sevinçli bir buluşma gibi gösterebilecek o yüzü. Öyle bir yüz olmadığını düşünürüz, kaderimizin bir yüzle değişeceğine de inanmayız. Ana yine de bakarız bütün yüzlere. Geçmiş yangınların alevi aydınlatır her yüzü. Aralarından biri bizim aradığımızdır. Hayatı ve ölümü bize başka bir ışığın altında gösterecek olandır. Bazıları rastlar o yüze. Kaderleri değişir.
ALDATMA VE ARAYIŞ KÜLTÜRÜ
ALDATMA VE ARAYIŞ KÜLTÜRÜ
Düşünsene; şöyle rahat bir yere uzanıp; günlük problemlerini yarım saatliğine olsun unutup; aldatmayı düşünün! Bir insan bir insanı neden aldatır; nasıl yapar?... Bundan önce insanların arayış süreçlerini düşünün; birinin varlığını hissetmek istediği andaki yalnızlığını! O psikoloji içerisindeki insanın aldatmak aklının ucundan bile geçmiyordur herhalde. Peki daha sonra ne değişir de insan aldatmaya karar verir.
Bence aldatmak; insanın kendine yaptığı ihanettir aslında. İnsan kendini aldatır çünkü hep. Ne istediğini bilmeyen bir insanın davranış biçimidir. Ne istediği bilen insan; ne için istediği bilen insan; isteklerine yaklaştıkça ve ona ulaştıkça; isteklerine daha çok sahip çıkar ve daha çok değer verir.
Eric Fromm'un "OLMAK YA DA SAHİP OLMAK" adli kitabında insanların bilinçli ya da bilinçsiz olarak yaptıkları ve aslında mutluluğu ya da haz peşinde tükenen bir ömür anlamına gelen sahip olmayı seçişlerini anlatır. Sahip olmak çelişkisinin egemen olduğu kültürün çocukları; doyumsuzluğun ve sonsuz arayışın da çocuklarıdır. Birileri bu seçebilir; ama seçimlerini bilinçli yapmalarını ve arkasında durmalarını da beklerim.Sonsuz arayışın çocukları; bir şeye ulaşmak için gayret ederler; ama ona ulaştıkları anda; artık onun bir anlamı kalmamıştır; artık yeni bir hedef gerekir. Bu hedeflerde sürekli değişir ve bitmez. Ama insan mutluluğu dışarıda asla bulamayacağını; her şeyin ama her şeyin aslında kendinde olduğunu keşfettiği anda mutluluk ve huzurla tanışacaktır. O yüzden aşk deyince Narsizim akla gelir hep; ve o yüzden yüzlerce ozan (*), filozof; yazar; derviş; inatla şunu vurgulamıştır; "aşk insanın kendini aramasıdır ya da aşk; kişinin seçtiği insana kendini yansıtmasıdır." Tüm bu insanlar için yapılan bir seçimden sonra arayıştan bahsetmek mümkün değildir. Yunus arariken bulduğuna kavuşmak ister hepsi bu; Mevlana için Şems'ten başkası yoktur; Mecnun için; o çirkin Leyla'dan güzeli yoktur! Birinden birine koşanların anlamakta zorlanacağı duygulardır bunlar. Nerde öyle insanlar deyip iç çekerler heralde önce; sonra da kaldıkları yolda devam ederler. Kimse onları anlamak; acı çekmek; kendini bulmak istemez. Alışkanlıklarından vazgeçmezler; kolayı (ki bu genelde yanlıştır) seçerler.
Aldatmadan aşka nasıl geçildiği sorulabilir. Çünkü tüm varlığıyla aşkı yaşayan; sevgiyi yaşayan bir insanın "aldatma" tartışmasında yeri yoktur. Bir anlamda aldatma; sevginin ve aşkın insanların yüreklerinde yer bulamadığı zamanlarda ortaya çıkar.
Bir insanın bir insan bir ömür tamamlayabilmesi günümüzde aşırı zor hatta imkânsız bir olay olarak algılanmakta. Evet zordur ama zorluk bir insanla bir ömür geçirmekten kaynaklanmaz; zorluk olmayı seçim; kendimiz için yeterince emek vermemekten gelir. Sahip olmayı yaşam felsefesi olarak seçenlerin en çıkmazı; anlayamadıkları mutsuzlukları ve kendilerinden sıkılmalarıdır. Kendilerinden sıkıldıkları içinde diğer insanlar da onlardan sıkılır. Garip bir dengedir yaşam. Yaşamı değilde; yaşamdaki nesnelliğe takılanları cezalandırır hep; ona şiir yazanları ödüllendirir.
Ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu da "tüketim" kültürüdür. Bu arayış kültürünün hem nedeni hemde sonucudur. Bu yoz kültürler aslında birbirine yapışık; kocaman bir kirlilik olarak düşünebiliriz. Ama bnugün sadece bir yönden bu kirliliği ortaya koymaya çalışıyorum.
İtiraf edilmesi gereken bir gerçek daha var: Tüm bu gerçekliklerin bir tek kişi tarfından keşfedilmesi yeterli değildir ve olmayacaktır. Mutluluk bireysel değildir çünkü. Çünkü insan sosyal bir varlıktır; kendi kurtuluşu onu mutlu etmeye yetmeyecektir. Bu yüzden insanın kendini keşfetmesi; ne istediğini bilmesi; bilinçli ve düzeyli olması onu mutlu etmeye yetmeyecektir. O da bu arayış kültürünün hakimiyetindeki dünyada mutsuzluğa maruz kalacaktır. İnsanların fikirlerini açıklamayı ve yaymayı istemelerini nedeni de bu olarak gösterilebilinir.
Düşünsene; şöyle rahat bir yere uzanıp; günlük problemlerini yarım saatliğine olsun unutup; aldatmayı düşünün! Bir insan bir insanı neden aldatır; nasıl yapar?... Bundan önce insanların arayış süreçlerini düşünün; birinin varlığını hissetmek istediği andaki yalnızlığını! O psikoloji içerisindeki insanın aldatmak aklının ucundan bile geçmiyordur herhalde. Peki daha sonra ne değişir de insan aldatmaya karar verir.
Bence aldatmak; insanın kendine yaptığı ihanettir aslında. İnsan kendini aldatır çünkü hep. Ne istediğini bilmeyen bir insanın davranış biçimidir. Ne istediği bilen insan; ne için istediği bilen insan; isteklerine yaklaştıkça ve ona ulaştıkça; isteklerine daha çok sahip çıkar ve daha çok değer verir.
Eric Fromm'un "OLMAK YA DA SAHİP OLMAK" adli kitabında insanların bilinçli ya da bilinçsiz olarak yaptıkları ve aslında mutluluğu ya da haz peşinde tükenen bir ömür anlamına gelen sahip olmayı seçişlerini anlatır. Sahip olmak çelişkisinin egemen olduğu kültürün çocukları; doyumsuzluğun ve sonsuz arayışın da çocuklarıdır. Birileri bu seçebilir; ama seçimlerini bilinçli yapmalarını ve arkasında durmalarını da beklerim.Sonsuz arayışın çocukları; bir şeye ulaşmak için gayret ederler; ama ona ulaştıkları anda; artık onun bir anlamı kalmamıştır; artık yeni bir hedef gerekir. Bu hedeflerde sürekli değişir ve bitmez. Ama insan mutluluğu dışarıda asla bulamayacağını; her şeyin ama her şeyin aslında kendinde olduğunu keşfettiği anda mutluluk ve huzurla tanışacaktır. O yüzden aşk deyince Narsizim akla gelir hep; ve o yüzden yüzlerce ozan (*), filozof; yazar; derviş; inatla şunu vurgulamıştır; "aşk insanın kendini aramasıdır ya da aşk; kişinin seçtiği insana kendini yansıtmasıdır." Tüm bu insanlar için yapılan bir seçimden sonra arayıştan bahsetmek mümkün değildir. Yunus arariken bulduğuna kavuşmak ister hepsi bu; Mevlana için Şems'ten başkası yoktur; Mecnun için; o çirkin Leyla'dan güzeli yoktur! Birinden birine koşanların anlamakta zorlanacağı duygulardır bunlar. Nerde öyle insanlar deyip iç çekerler heralde önce; sonra da kaldıkları yolda devam ederler. Kimse onları anlamak; acı çekmek; kendini bulmak istemez. Alışkanlıklarından vazgeçmezler; kolayı (ki bu genelde yanlıştır) seçerler.
Aldatmadan aşka nasıl geçildiği sorulabilir. Çünkü tüm varlığıyla aşkı yaşayan; sevgiyi yaşayan bir insanın "aldatma" tartışmasında yeri yoktur. Bir anlamda aldatma; sevginin ve aşkın insanların yüreklerinde yer bulamadığı zamanlarda ortaya çıkar.
Bir insanın bir insan bir ömür tamamlayabilmesi günümüzde aşırı zor hatta imkânsız bir olay olarak algılanmakta. Evet zordur ama zorluk bir insanla bir ömür geçirmekten kaynaklanmaz; zorluk olmayı seçim; kendimiz için yeterince emek vermemekten gelir. Sahip olmayı yaşam felsefesi olarak seçenlerin en çıkmazı; anlayamadıkları mutsuzlukları ve kendilerinden sıkılmalarıdır. Kendilerinden sıkıldıkları içinde diğer insanlar da onlardan sıkılır. Garip bir dengedir yaşam. Yaşamı değilde; yaşamdaki nesnelliğe takılanları cezalandırır hep; ona şiir yazanları ödüllendirir.
Ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu da "tüketim" kültürüdür. Bu arayış kültürünün hem nedeni hemde sonucudur. Bu yoz kültürler aslında birbirine yapışık; kocaman bir kirlilik olarak düşünebiliriz. Ama bnugün sadece bir yönden bu kirliliği ortaya koymaya çalışıyorum.
İtiraf edilmesi gereken bir gerçek daha var: Tüm bu gerçekliklerin bir tek kişi tarfından keşfedilmesi yeterli değildir ve olmayacaktır. Mutluluk bireysel değildir çünkü. Çünkü insan sosyal bir varlıktır; kendi kurtuluşu onu mutlu etmeye yetmeyecektir. Bu yüzden insanın kendini keşfetmesi; ne istediğini bilmesi; bilinçli ve düzeyli olması onu mutlu etmeye yetmeyecektir. O da bu arayış kültürünün hakimiyetindeki dünyada mutsuzluğa maruz kalacaktır. İnsanların fikirlerini açıklamayı ve yaymayı istemelerini nedeni de bu olarak gösterilebilinir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)