Sayfalar

30 Mart 2009 Pazartesi

ADAM DE LUKS

Yüzler ve kaderimiz
Kaderimiz bazen bir başka yüzün ardında saklıdır. Belki de daha önce hiç görmediğimiz bir yüzün ardında. O yüzü ararız. Kaderimizi değiştirecek, ölümü bile bize sevinçli bir buluşma gibi gösterebilecek yüzü. Öyle bir yüz olmadığını düşünürüz, kaderimizin bir yüzle değişeceğine de inanmayız. Ama yine de bakarız bütün yüzlere. Geçmiş yangınların alevi aydınlatır her yüzü. Aralarından biri bizim aradığımızdır.
Kendi kaderimizin bazen bir başka insanın yüzünün ardında saklanmış olabileceğini, rastlayacağımız bir yüzün bütün geleceğimizi değiştirebileceğini, böyle bir ihtimalin hayatımızın bir köşesinde saklandığını bilmek, sanırım, çoğunlukla durağan olan günlerimize, hiçbir zaman yaşamayacağımıza inandığımız ama her zaman da yaşanabileceğinden kuşkulandığımız, ancak yalnız başımıza hayal kurarken gizlendiği yerden çıkartıp, üstündeki tozlarını silkeleyip parlatarak seyrettiğimiz bir heyecan ekler. Bir insan vardır bir yerlerde, belki de bugüne dek hiç görmediğimiz, hiç bilmediğimiz biri ve bir gün ona rastladığımızda, çevremizdeki hiç kimse ondan etkilenmezken, biz onların görmediği bir şeyi görüp o gördüğümüz şey her ne ise ondan bir daha ayrılamayacağımıza karar vererek, onun peşine düşüp bizi nereye götüreceğini bilmediğimiz çılgın bir yolda koşmaya başlayacağızdır.
Böyle bir olay olmayacaktır, o yüz bizim hayatımızda gözükmeyecektir, buna inanırız. Ama böyle bir olayın olabileceği ihtimalinin, hayallerimizin kandillerini yakan ışığını da içimizde hiç söndürmeyiz. Ve böyle olaylar olur. Aşk dediğimiz ve aşık olmadığımız zamanlarda bize gerçeküstü gözüken efsanenin, yüzünü saklayan uzun peleriniyle aramızda dolaşıp durmasını da daha önceden yaşanmış hikâyeler sağlar. Biliriz ki birileri bunları yaşamıştır. Onların yaşadığı yangınların alevlerinden tutuştururuz zaten biz de hayallerimizin çırasını, her yangından bizim payımıza da biraz ateşle biraz ışık düşer. 17 Temmuz 1793'te, Paris'te, şimdi adı Concorde Meydanı olan Devrim Meydanı'na giden yollarda büyük bir kalabalık kaynaşıyordu ve o kalabalığın arasında hangi kadere doğru yürüdüğünü bilmeyen İsviçreli genç bir adam vardı. O gün o saatte orada bulunması tamamen bir tesadüftü.
Adı Adam de Luks'tü ve eğer o gün orada olmasaydı ne böyle bir acı çekecek ne de biz onun adını bilecektik. Kalabalık dalgalandı bir an. Uzaktan bir kağnı gözüktü. Arabanın içinde, kırmızılar giymiş, parlak kestane rengi saçları ensesinden kesilmiş, biraz uzunca yüzünün solgunluğuyla tam bir tezat teşkil eden iri mağrur gözleri inancının ihtirasıyla parlayan genç bir kadın, elleri arkasından bağlı olarak ayakta duruyordu. İki gün önce, Fransız Devrimi'nin yakalandığı bir cilt hastalığı nedeniyle hayatının büyük bir kısmını su dolu bir küvetin içinde geçiren ünlü liderlerinden Marat'yla muhaliflerini ihbar edeceğini söyleyerek buluşmuş ve konuşurlarken koynundan çıkardığı bıçakla bu hastalıklı devrimciyi küvetinde kalbinden vurup öldürmüştü. Yirmi dört yaşındaydı. O sıcak temmuz günü giyotine götürülüyordu. Biraz sonra gümüşi bıçak inecek ve başını kesecekti. İsviçreli genç adam Corday'ın yüzünü gördü.
Daha önce onu hiç görmemişti, tanımıyordu, sesini bir kere bile duymamıştı. Kalabalıklar biraz sonra öldürülecek olan Charlotte Corday'a baktıklarında devrimin liderlerinden birini öldürmüş bir kadını görüyorlardı. Genç adam diğerlerinin görmediği bir şey gördü. Onun ne gördüğünü hiç kimse bilmiyordu. Arabanın yanında yürümeye başladı. Corday'ın gözlerinin bağlanmasını, diz üstü çöktürülüp başının giyotinin yuvasına yerleştirilmesini ve bıçağın inişini seyretti. O kısacık sürede sesini bile duymadığı bir kadına aşık olmuş ve o kadını sonsuza dek kaybetmişti. Aniden aşık olduğu o kadına kavuşması mümkün değildi ama belki daha da acıtıcı olanı o kadınla ilgili hayal kurmasına da imkân bulunmamasıydı. Genç İsviçreli, idamı seyrettikten sonra gidip muhafızlara kendisinin devrime karşı olduğunu ve devrimden intikam alacağını söyledi. Önce tam olarak ne yapmak istediğini kestiremediler ama o kadar çok bağırıp çağırdı ki tutuklamak zorunda kaldılar. Mahkemeye çıkardılar. Mahkemede de devrime olan düşmanlığını dile getirip giyotinle idam edilmek istediğini söyledi, sevdiği kadın gibi ölmek istiyordu, sanki bir an görüp kaybettiği kadına, eğer o kadınla aynı şekilde ölürse kavuşacağına inanıyordu. Sonunda, biraz istemeye istemeye de olsa onu idama mahkum ettiler.
Bir sabah, gömleğinin yakasını ve ensesindeki saçlarını kesip bir kağnıya koydular. Onun arabaya binişine tanıklık etmiş bir tarihçinin yazdığına göre, ölüm arabasına "sevgilisiyle ilk buluşmasına giden bir delikanlı gibi" sevinçle ve arzuyla binmişti. Giyotine gülümseyerek çıktı. Bıçak indi. O genç adam, bir yaz sabahı bir yüze rastlamıştı, o yüz bir şey söylemişti ona, bu her neyse, bir daha onu duymayacağını düşünmeye bile tahammül edemediğinden başını istekle giyotine koymuştu. O yüz onun kaderini değiştirdi. Hiç yaşanmamış bir aşk, yeryüzünün en büyük ve en unutulmaz aşklarından biri olarak yazıldı insanların o karmaşık tarihine. Bir insanın bir başka insanı kendi hayatından bile çok sevmesini sağlayan ve gücüyle herkesi hem ürpertip hem de kendine çeken o tuhaf kudret, varlığını kanıtlayacak bir hikâyeyi daha ekledi dağarcığına. Kaderimiz bazen bir başka yüzün ardında saklıdır. Belki de daha önce hiç görmediğimiz bir yüzün ardında. Hepimiz, farkında olmasak da, o yüzü ararız. Kaderimizi değiştirecek, ölümü bile bize sevinçli bir buluşma gibi gösterebilecek o yüzü. Öyle bir yüz olmadığını düşünürüz, kaderimizin bir yüzle değişeceğine de inanmayız. Ana yine de bakarız bütün yüzlere. Geçmiş yangınların alevi aydınlatır her yüzü. Aralarından biri bizim aradığımızdır. Hayatı ve ölümü bize başka bir ışığın altında gösterecek olandır. Bazıları rastlar o yüze. Kaderleri değişir.

ALDATMA VE ARAYIŞ KÜLTÜRÜ

ALDATMA VE ARAYIŞ KÜLTÜRÜ

Düşünsene; şöyle rahat bir yere uzanıp; günlük problemlerini yarım saatliğine olsun unutup; aldatmayı düşünün! Bir insan bir insanı neden aldatır; nasıl yapar?... Bundan önce insanların arayış süreçlerini düşünün; birinin varlığını hissetmek istediği andaki yalnızlığını! O psikoloji içerisindeki insanın aldatmak aklının ucundan bile geçmiyordur herhalde. Peki daha sonra ne değişir de insan aldatmaya karar verir.

Bence aldatmak; insanın kendine yaptığı ihanettir aslında. İnsan kendini aldatır çünkü hep. Ne istediğini bilmeyen bir insanın davranış biçimidir. Ne istediği bilen insan; ne için istediği bilen insan; isteklerine yaklaştıkça ve ona ulaştıkça; isteklerine daha çok sahip çıkar ve daha çok değer verir.

Eric Fromm'un "OLMAK YA DA SAHİP OLMAK" adli kitabında insanların bilinçli ya da bilinçsiz olarak yaptıkları ve aslında mutluluğu ya da haz peşinde tükenen bir ömür anlamına gelen sahip olmayı seçişlerini anlatır. Sahip olmak çelişkisinin egemen olduğu kültürün çocukları; doyumsuzluğun ve sonsuz arayışın da çocuklarıdır. Birileri bu seçebilir; ama seçimlerini bilinçli yapmalarını ve arkasında durmalarını da beklerim.Sonsuz arayışın çocukları; bir şeye ulaşmak için gayret ederler; ama ona ulaştıkları anda; artık onun bir anlamı kalmamıştır; artık yeni bir hedef gerekir. Bu hedeflerde sürekli değişir ve bitmez. Ama insan mutluluğu dışarıda asla bulamayacağını; her şeyin ama her şeyin aslında kendinde olduğunu keşfettiği anda mutluluk ve huzurla tanışacaktır. O yüzden aşk deyince Narsizim akla gelir hep; ve o yüzden yüzlerce ozan (*), filozof; yazar; derviş; inatla şunu vurgulamıştır; "aşk insanın kendini aramasıdır ya da aşk; kişinin seçtiği insana kendini yansıtmasıdır." Tüm bu insanlar için yapılan bir seçimden sonra arayıştan bahsetmek mümkün değildir. Yunus arariken bulduğuna kavuşmak ister hepsi bu; Mevlana için Şems'ten başkası yoktur; Mecnun için; o çirkin Leyla'dan güzeli yoktur! Birinden birine koşanların anlamakta zorlanacağı duygulardır bunlar. Nerde öyle insanlar deyip iç çekerler heralde önce; sonra da kaldıkları yolda devam ederler. Kimse onları anlamak; acı çekmek; kendini bulmak istemez. Alışkanlıklarından vazgeçmezler; kolayı (ki bu genelde yanlıştır) seçerler.

Aldatmadan aşka nasıl geçildiği sorulabilir. Çünkü tüm varlığıyla aşkı yaşayan; sevgiyi yaşayan bir insanın "aldatma" tartışmasında yeri yoktur. Bir anlamda aldatma; sevginin ve aşkın insanların yüreklerinde yer bulamadığı zamanlarda ortaya çıkar.

Bir insanın bir insan bir ömür tamamlayabilmesi günümüzde aşırı zor hatta imkânsız bir olay olarak algılanmakta. Evet zordur ama zorluk bir insanla bir ömür geçirmekten kaynaklanmaz; zorluk olmayı seçim; kendimiz için yeterince emek vermemekten gelir. Sahip olmayı yaşam felsefesi olarak seçenlerin en çıkmazı; anlayamadıkları mutsuzlukları ve kendilerinden sıkılmalarıdır. Kendilerinden sıkıldıkları içinde diğer insanlar da onlardan sıkılır. Garip bir dengedir yaşam. Yaşamı değilde; yaşamdaki nesnelliğe takılanları cezalandırır hep; ona şiir yazanları ödüllendirir.

Ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu da "tüketim" kültürüdür. Bu arayış kültürünün hem nedeni hemde sonucudur. Bu yoz kültürler aslında birbirine yapışık; kocaman bir kirlilik olarak düşünebiliriz. Ama bnugün sadece bir yönden bu kirliliği ortaya koymaya çalışıyorum.

İtiraf edilmesi gereken bir gerçek daha var: Tüm bu gerçekliklerin bir tek kişi tarfından keşfedilmesi yeterli değildir ve olmayacaktır. Mutluluk bireysel değildir çünkü. Çünkü insan sosyal bir varlıktır; kendi kurtuluşu onu mutlu etmeye yetmeyecektir. Bu yüzden insanın kendini keşfetmesi; ne istediğini bilmesi; bilinçli ve düzeyli olması onu mutlu etmeye yetmeyecektir. O da bu arayış kültürünün hakimiyetindeki dünyada mutsuzluğa maruz kalacaktır. İnsanların fikirlerini açıklamayı ve yaymayı istemelerini nedeni de bu olarak gösterilebilinir.

KADIN NEDİR?

KADIN NEDİR?

Erkeğin tersine kadın, çalışmayan bir insandır. Aslında ona ilişkin söylenecekler bununla kalabilirdi, çünkü temel insan kavramı hem erkeği hem de kadını kapsayacak kadar çok genel, çok hatalı olmasaydı, kadın için söylenecek pek fazla bir şey kalmazdı.
Yaşam insanlara iki seçenek sunar: hayvansal bir varoluş -düşük bir yaşam düzeyi- ve manevi bir varoluş. Kadın kuşkusuz ilkini seçecek ve fiziksel refahı öne çıkaracak, kuluçkaya yatacak bir yer ve engellenmeksizin üreme alışkanlıklarıyla oyalanacak bir ortam arayışına koyulacaktır.
Erkekle kadının aynı zeka potansiyeliyle doğduğu ve cinsler arasında zeka açısından temel bir fark olmadığı kesin bir gerçek olarak kabul edilebilir. Ayrıca, körelmeye, kısırlaşmaya bırakılan her potansiyelin, işlevini yitireceği de çok iyi bilinmektedir. Kadınlar zihinsel kapasitelerini kullanmazlar. Aslında bilerek bu kapasitelerinin bozulmasına göz yumarlar. Birkaç yıllık aralıklı eğitimden sonra, tali (sonradan gelişen) ve geri döndürülemez bir aptallık durumuna yönelirler.
Neden kadınlar kendi zihinsel kapasitelerinden yararlanmıyor? Kadınların kendi beyinlerini kullanmamalarının tek bir nedeni vardır, o da ihtiyaç duymamalarıdır. Yaşamlarını sürdürmeleri için zihinsel kapasiteleri vazgeçilmez değildir.
Teorik olarak güzel bir kadın, bir şempanzeden daha az bir zekaya ihtiyaç duyar ve buna karşılık kimse onu topluma uymayan bir yaratık olarak değerlendirmez.
Olsa olsa en geç 12 yaşına kadar, kadınların çoğu fahişe olmaya karar vermiştir. Ya da başka bir deyişle, kendileri için, bir erkek seçip bütün işi onun yapmasını sağlamaktan oluşan bir gelecek tasarlamışlardır. Bu işlevlerine karşılık olarak kadınlar da erkeğin belli zamanlarda vajinalarını kullanmasını göz yummaya hazırdır. Bir kadın buna karar verdiği anda beynini geliştirmekten vaz geçer. Elbette çeşitli dereceler ve diplomalar alabilir. Bunlar onun erkeklerin gözündeki piyasa değerini arttırır, çünkü erkekler, birşeyleri ezbere bilen bir kadının, ayrıca erkekleri de tanıyıp anlayacağına inanır. Ama cinsler arasındaki iletişim olasılığı da işte bu noktada ortadan kalkar. Yolları sonsuza kadar ayrılır.
Erkeğin tekrar tekrar yaptığı en büyük hatalardan birisi, kadını kendi eşiti olarak, yani eşit zihinsel ve coşkusal kapasiteye sahip bir insan olarak değerlendirmesidir. Kadını gözleyebilir, dinleyebilir, tepkilerine bakarak duygularını yargılayabilir, ama her şeye karşın, kadını sadece yüzeysel belintilerle yargılamaktadır. Çünkü kendi değer ölçülerini kullanmaktadır.
Erkek, kadının yerinde olması halinde ne söyleyeceğini, düşüneceğini ya da yapacağını bilir. Can sıkıcı ilişkiler durumuna baktığı zaman, kadın görünürde amansız bir davranışa girmişse, onun yerinde olması halinde yapacağı şeyi kadının da yapmasına engel olan bir şey olması gerektiğini düşünür. Bu da erkeğin tarafında doğal bir tepkidir, çünkü insanların kendilerini soyut düşünme yetisi olan yaratıklar olarak değerlendirmesi durumunda kendini herşeyin ölçüsü saymaktadır, bunda da haklıdır.
Bir erkek bir kadının yemek pişirme, bulaşık yıkama ve temizlik işlerinde saatler harcadığını gördüğü zaman, bu işlerin onu belki de mutlu ettiği, çünkü tam da onun zeka seviyesine uygun işler aklına hiç gelmez. O anda, bütün bu ön angaryanın, kadını, bir erkek olarak önemli ve arzu edilir bulduğu onca şeyi yapmaktan alıkoyduğunu düşünür; bu nedenle kadının yaşamını kolaylaştırmak ve onu, erkeğin düşlediği yaşam biçimine sürüklemek için otomatik bulaşık makineleri, elektirikli süpürgeler, hazır yemekler icat eder.
Ama hayal kırıklığına uğrayacaktır. Kadın, kazandığı zamanı tarihle, politikayla ya da astronomiyle aktif bir biçimde ilgilenmek için kullanmak yerine, pasta yapar, iç çamaşırlarını ütüler ve oya yapar ya da özellikle maceracıysa banyo duvarını çiçek çıkartmalarıyla bezer. Bu nedenle erkek bu tür şeylerin, varlıklı yaşamın temel öğeleri olduğunu düşünür. Bu fikrin ona kadın tarafından aşılanmış olması gerekir, çünkü erkek, pastanın dışarıdan satın alınmasına da, iç çamaşırının ütüsüz olmasına da, banyo duvarlarında çiçek desenlerinin bulunmamasına da gerçekten aldırış etmez. Kadının bu amaca ulaşmasını kolaylaştırmak ve onu angaryadan kurtarmak için mikserler, mutfak robotları, ütüsüz giyilebilen çamaşırlar ve çiçek süslemeli tuvalet aletleri, fayansları icat eder; ama kadın hâlâ edebiyatla, politikayla ya da evrenin fethiyle aktif ve ciddi bir şekilde ilgilenmez. Onun için yeni bulunan bu boş zaman tam zamanında imdada yetişmiştir. Artık kendisiyle ilgilenebilir; ve elbette entelektüel başarı özlemi ona yabancı olduğu için, o da dış görünüşü üzerine odaklaşır.
Bu aşama bile, erkek açısından kabul edilebilir. Karısını gerçekten sever, onun mutluluğunu dünyada başka her şeyden çok ister: bu nedenle akmayan rujlar, su geçirmez maskara, ütü gerektirmeyen gömlekler, kullanılıp atılan alt bezleri, vb. Geliştirir; hepsinin tek bir amacı vardır. İhtiyaçları bu kadar duyarlı, bu kadar arı olan bu yaratığın sonunda özgürleşmesini umar. Bu özgürlük, kadının, erkeğin düşlediği yaşam düzeyine ulaşması -özgür bir erkeğin hayatını yaşaması- için gereklidir.
Sonra da oturup bekler. Sonunda kadın ona kendi iradesiyle gelmediği için, onu kendi dünyasına çekmeye çalışır. Erkeğin yaşam biçimine alışması için çocukluktan karma eğitimi getirir. Her türden bahaneyi kullanarak, kadını üniversitelere çeker ve yaşamın harikalarına ilgisini uyandırma umuduyla, onu kendi buluşlarının gizemlerine çekmeye çalışır. Kadının, en son erkek kalelerine girmesini sağlar, böylece böylesine emekle kurmayı başardığı yönetim sistemini değiştireceği umuduyla oy hakkını kullanarak gelenekleri kendi görüşleri doğrultusunda değiştirmesi için kadını özendirir, kendi değerlerinden vazgeçer. Belki de kadının dünyaya barış getireceğini de umar, çünkü ona göre kadınlar, başarıdan yana bir güçtür.
Bütün bunlarda öylesine kararlı ve inatçıdır ki, kendini aptal yerine koyduğunu (elbette kendi standartlarıyla) göremeyecek duruma gelir. Kadınlar, olaylara belli bir mesafeden bakma yetisinden yoksundur, bunun sonucu olarak da mizah duygusundan tamame nyoksun kalmaktadırlar.
Hayır, kadın erkeğe gülmez. Olsa olsa sinirlenir. Eski ev ve yuva kurumları, kadının entelektüel arayışların tamamından ve daha iyi iş iddialarından vaz geçmesini haklı çıkarmayacak kadar çağdışı değildir. Ancak ev işleri daha çok mekanize olduğu, yeterince anaokulları açıldığı, ya da erkekler çocukların vazgeçilmez olmadığını anladığı (ki daha önce anlamış olmaları gerekirdi) zaman ne olacağını insan merak ediyor.
Erkek, amansız ilerleme koşusunda bir an durup bu ilişkiler durumunu düşünecek olursa, kaçınılmaz olarak, kadınlara bir zihinsel uyarım duygusu verme çabalarının tamamen boşuna olduğunu görecektir. Kadınların daha zevkli, daha çekici, daha "kültürlü" olduğu doğrudur, ama yaşam beklentileri dahe entelektüel değil, hep maddeci olacaktır.
Kadın, erkeğin üniversitelerinde kendi teorilerini geliştirmesi için öğretilen zihinsel işlemlerden hiç yararlandı mı? Kendine ait orijinal bireysel araştırmalar yapması için ardına kadar açılan araştırma kurumlarından hiç yararlandı mı? Kadınların, kütüphaneleri dolduran o harika kitapları okumadığı erkeklerin kafasına dank etmeyecek mi? Kadın, müzelerde erkeklerin yarattığı harika sanat eserlerine hayranlık duyabilse de, kendisi hiç bir zaman yaratmayacak, sadece kopye edecektir. Kendini özgürleştirmesi için kadınlara yönelik olarak hazırlanan oyunlar, filmler ve görsel gösteriler bile taşıdıkları eğlendirici değeriyle yargılanmaktadır. Devrime giden ilk adımı asla kadınlar atmayacaktır.
Kadını kendi eşiti olarak gören bir erkek, kadının yaşam biçiminin boşunalığını kavradığı zaman, doğal olarak, bunun erkeğin hatası olduğunu, kadının erkek tarafından baskı altına alındığını düşünme eğilimi gösterir. Ama çağımızda kadınlar artık erkeklerin iradesine tabi değildir. Aslında tam tersine. Kadına, özgürleşmesi için her türlü fırsat tanınmıştır ve bunca olandan sonra eğer hâlâ zincirlerini kırmamışsa, bundan tek sonuç çıkar: aslında kırılacak bir zincir yoktur.
Erkeklerin kadınları sevdiği, ama ayrıca küçümsediği doğrudur. Hayatını kazanmak zorunda olduğu için sabah erken kalkıp yeni dünyalar fethetmeye giden (ve ender olarak başarılı olan) bir insan, bu tür arayışlarla ilgilenmeyen bir başkasını mutlaka küçümseyecektir. Bu aşağılama, kadınların zihinsel gelişimini sağlamak için erkeğin giriştiği çabaların temel nedenlerinden birisi bile olabilir. Erkek, kadınlardan utanır ve onların da kendilerinden utanmaları gerektiğini düşünür. Bu nedenle, bir centilmen olduğu için de yardım etmeye çalışır.
Erkekler, kadınların hiçbir hırs taşımadığı, bilgi arzisi, kendini kanıtlama ihtiyaçı hissetmediğihi kavramaktan acizdir; oysa bütün bunlar onun için hayati bir öneme sahiptir. Kadınlar, erkeklerin ayrı bir dünyada yaşamalarına göz yumarlar, çünkü o dünyaya katılmak istemezler. Neden katılsınlar ki? Erkeğin bağımsızlığı onlar için hiçbir anlam ifade etmez, çünkü kendilerini bağımlı hissetmezler. Hatta hiçbir entelektüel hırsları olmadığı için erkeğin zihinsel üstünlüğü karşısında utanma bile hissetmezler.
Kadının erkek karşısında büyük bir avantajı vardır: kadının seçme özgürlüğü vardır: bağımsız bir yaşamla, aptalca, şımarıkça, asalakça bir yaşam arasında seçme yapabilirler. Bu sonuncusunu tercih etmeyen kadınların sayısı çok azdır. Erkeklerinse elbette tercih şansı yoktur.
Eğer kadınlar gerçekten de erkeklerin baskısı altında olduğunu hissetseydi, tıpkı buyurganlardan korkulup nefret edilmesi gibi onlar da erkeklerden korkup nefret ederdi. Erkeğin zihinsel üstünlüğü karşısında utansalardı, durumu değiştirmek için her çareye başvururlardı. Kadınlar gerçekten bağımlı ve kelepçeli olsaydı, elbette tarihin bu en elverişli döneminde kelepçelerini çoktan kırmış olmazlar mıydı?
Dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri olan İsviçre’de (ki son zamanlara kadar kadınların oy kullanma hakkı yoktu), kantonlardan birisinde kadınların oy kullanmak isteyip istemediklerini belirlemek için bir araştırma yapılır. Kadınların çoğunun kadınların oy kullanmasına karşı olduğu ortaya çıkar. Erkekler şoke olur, çünkü dünyalık olmayan bu tutum, yüzyıllar süren erkek egemenliğinin bir başka kanıtı olarak değerlendirilir!
Oysa ne kadar yanılıyorlar! Kadının hissettiği en son şey baskı altında olmaktır. Tersine, cinsler arası ilişkideki en can sıkıcı gerçeklerden birisi, kadının dünyasında erkeğin olmadığıdır: bu nedenle kadının kendini aşağılık ve dolayısıyla isyankar hissetmesine nasıl yol açmış olabilir ki? Her şey bir yana onun erkeğe bağımlılığı sadece, tıpkı bir turistin uçağa, bir café sahibinin kahve makinasına, bir arabanın benzine, bir televizyonun elektiriğe bağlı olması gibi nesnel, "fiziksel" bir bağımlılıktır. Bu tür bir ilişkide can sıkıcı hiç birşey olamaz.
Diğer erkeklerle aynı yanılgıya düşen Ibsen, Doll’s House adlı oyununun, kadın özgürlüğü için bir manifesto olmasını ister. 1880 yılındaki gala gecesi erkekleri gerçekten şoke eder ve erkekler, kadının durumunu düzeltme yönünde daha keskin bir mücadele vermeye and içerler. Bu moda sürerken kadınlar kendilerini özgürleşme mücadelesine kaptırır ve kadına seçme ve seçilme hakkı için hakkı için mücadele eden kadınlar olarak yeni oyunlarının tadını çıkarırlar.
Sartre da daha sonra kadınlar üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Kadınlar, Sartre’ın felsefesini ne kadar iyi anladıklarının bir kanıtı olarak saçlarını bele kadar uzatıp siyah süveter ve pantolon giyerler.
Çin komünist lideri Mao Tse-tung bile başarılıydı: Mao modası bütün bir sezon sürmüştü.

NOT: Esther Vilar'ın Köleliğin Mutluluğu-Kadının Dünyası, Erkeğin Rüyası isimli kitabından alınmıştır. Liberter Erkek Hareketi, bu kitabı bütün Hassas Dengeler okurlarına şiddetle önerir. Öteki Yayınevi'nden 3. basım, 1995/Ankara

Tin Nedir?

BENLİK VE TİN

Felsefe Ekibi Dergisi’nin “Benlik” dosyası kapsamında, benlik ve tin ilişkisine değineceğim. Bu temellendirilmesi zor iki kavram arasındaki ilişkiyi, Joel Kovel’in “Tarih ve Tin” başlıklı yapıtından yaptığım seçmeler ile ortaya koymaya çalışacağım.

“Benlik” ağırlıklı olarak psikoloji alanında, tin ise daha çok felsefece düşüncenin birikimi ile anlamlandırılıyor.

Bu iki kavrama (terime) yönelik sorular, zihnimizde bazı ilişkiler kurulmasına yardımcı olabilir.

Aynı biyolojik bedene sahip olmamıza rağmen;

  1. Kimilerini halı üstündeymişçesine, ateşe basarak yürüten güç nedir?
  2. Zihnin, her tarafını bombalarla donatıp, kendinin de konumlandığı bedenin yok olmasına aldırmamasının nedeni nedir?
  3. İnançları nedeniyle, dünyadan koparcasına cezbeye kapılan, “normal” insanların benliklerinin taşma halinin kökeninde ne var?
  4. Modern insanın, sahip olduğu nesnelere yönelik tutkusu nasıl açıklanabilir?
  5. Sahip olduğu ev hayvanlarını, kimileri için, diğer insanlardan daha önemli kılan nedir?
  6. İnsanları ya da kitleleri, taraftarı olduğu takım uğruna, olmayacak çılgınlıkları yapmaya yönelten, kolektif gücün kaynağı nedir?
  7. Ya aşkın sınır tanımaz gücü nereden gelmektedir?

Hemen belirtmeliyim ki bu metin, yukarıdaki sorulara hepimizi tatmin edecek yanıtları vermek iddiasında olmayacak. Sorularımıza psikanalizin temel şablonu içinde bazı yanıtlar bulabiliriz. Psikanaliz, Ego (ben), süperego (üstben), id (o) bölümlenmesi içinde, nedenini açıklamakta zorlandığımız davranışlar için “id” i adres göstermektedir. Ego üzerine süperego’nun nasıl işlediğine yönelik ikna edici yorumları da biliyoruz. (Dosya kapsamında, psikoloji temelli benlik kuramlarını içeren derleme yer almaktadır)

Bazı belirlemeler yapalım:

-Ben her şeyden önce canlı bir organizmayım. Bedenim.
-Bedenimden soyutlanması olanaksız ruhsal bir yanım var.
-Dünyada yaşıyorum.
-Dünyada benden başka varlıklar var. Canlı ve cansız bu varlıklar ile etkileşim içindeyim.
-Kendimi, dünyayı, ötekileri bilincimde konumlandırıyor ve anlamlandırıyorum.
-Ben, aynı zamanda, eğitilmiş, geleneklerin içine doğmuş bir kültür varlığıyım. Kültür varlığı olarak tarihin içinde yer alıyorum.
-Ne olduğum konusunda düşünmeye başladığımda, değişik bilme tarzlarının oluşturduğu modeller ile karşılaşıyorum.
-Yaşantım içinde, duygu ve düşüncelerim doğrultusunda davranışlarda bulunuyorum. Bazı davranışlarımı anlamlandırmakta güçlük çekiyorum.

Tin, benlik ve ruh terimlerini kullanmayı amaçladığım giriş bölümünden ve düşünümümüze çerçeve oluşturacak belirlemelerden sonra, Kovel’in terimcesiyle bu kavramlara biraz daha yakından bakalım.

Tin

Tin, felsefi terim olarak, “en genel anlamda evrenin usunu, canlılığını, doğasını anlatmak için, kendisine başvurulan özdeksel (maddesel) varlığı olmayan “töz”” (Felsefe Sözlüğü) anlamına geliyor.

Tin kavramının modern dönemdeki kullanımı, dile getirdiğimiz sorular bağlamında daha anlamlı olacaktır. Bu kapsamda tin kavramı, “bilinç yaşantılarının ya da durumlarının, kişinin benliğini oluşturduğunu varsayılan düşünsel, duyumsal ve etik yetilerin bütününe verilen ad için kullanılmaktadır.” (Felsefe Sözlüğü)

Tin’e verilen bu anlam, tinin bir boyutuna, benliğe, yani kişinin zihinsel temsiline gönderme yapar. Tin’in bütün bir kişiyi tanımlayan kullanımı da vardır. “Özgür bir ruhu vardır, dediğimizde, benliğin tin karakteri, bütün bireyle eş anlamlıdır.” (1994:56)

“Tin bir töz değildir. ( Felsefi tanımının aksine, Kovel tin’i töz olarak görmez.) Tin, insanın varoluşsal sürecinde, belli etkinliklerde ortaya çıkan bir ilişkidir. Tine sahip olmaktan söz etmek yerine, bir tür “varlığa” ulaşabildiğimiz oranda tinsellik kazanırız.”demek daha doğru bir söylemdir. “Beden ve zihin bir birlikseler, o zaman tin bu birliğin varlık kazanması olarak görülebilir”(Sh: 34) (Giriş bölümünde dile getirdiğimiz insan eylemlerini anımsayalım.)

Anlam çokluğu içinde “tin teriminin tek tutarlı anlamı, öncelikle yaşamsal önemi olan, güçle donanmış, ancak doğrudan duyusal algının ötesinde olandır.” “Onun mevcudiyeti yoktur, fakat güçlü bir şekilde mevcuttur” (Sh:31)

Tin’in, insan tarihi ve doğasının geniş çerçevesi içinde “çok- boyutlu” yapısı vardır: “Tin-güç açısından (tinle dolu oluşu), bulunmayan varlık olarak (ataların ruhu), sahici(otantik) anlam olarak (68’li ruhu), arzuyla ilişkili olarak (ruhun tenle karşıtlığı) ve mutlak varlık olarak… (Tanrı problemi) “(Sh:16)

Tinselliğin var olduğu ya da tin-varlığın görüldüğü her durumda tin-güç de vardır. Tin-güç bazı durumlarda hepimizin hissettiği bir güçtür. Söz konusu olan öz-gücümüzü aşan, tarifsiz bir ek güçtür. “Tin-güç” ün pratik etkinliğe yol açtığı durumda, kişi tin ile dolmuştur diyebiliriz. Böyle bir durum, “normal” benliğimizden “başka” biri olduğumuz, güçle dolduğumuz ve normal kapsamımızın ötesinde hareket edebildiğimiz bir durumdur.”

Bizim için tin-varlıkların en canlı örneği anne ve babalarımızdır. “Ben” imizin dışındaki tüm “insan ötekiler” arasında (ayrımlar olabilir) anne ve babalar bizim açımızdan tinsellik kazanmış varlıklardır.

“Tinsel sorun, benliğin içeriği ile ilgili değil, benliğin bağlandığı, benlik olmayanın (öteki) varlığı ile ilgilidir.”

Her birimiz bireyselleşmiş benliğimiz ile ait olduğumuz grup varlık (aile, klan, sınıf, ulus, cemaat) arasında diyalektik içindeyizdir. Bu gruplar, tin-gücün ifade bulduğu sahnelerdir.

“İnsanların tinsel olarak yapılandırıldığı, tinselliğin, varlık yokluk yönünden bir sorgulanışı olduğunu, sorgulamanın tam bir yanıtı olmadığını, reçeteleri çıkarılabilecek bir tinselliğin bulunmadığını fark edersek , tinselliğin bu dünyada, yani tarihte cereyan eden sürekli bir buluş ve mücadele süreci olduğunu söyleyebiliriz.” Burada tinselliğin dinsel-mistik boyutu aşan yanına dikkat çekmek isteriz. Dinsel-mistik bağlamda tin kavramını dilimizdeki “maneviyat” sözcüğü ile ilişkilendirebiliriz. Manevi güç, manevilik de aynı kapsamda değerlendirilebilir. Moral değerler, moralin yüksek veya düşük olması gibi söylemleri de tin kavram ailesi ile birlikte düşünebiliriz.

“Ruh” kavramı “tin” kavramına paraleldir. Bu kavram geleneksel toplumdaki aynı “her yerde mevcudiyeti” ve modernliğin tinden uzaklaştırılmış koşullarındaki marjinalleşmeyi gösterir. Tin ve ruh arasındaki ana ayrım ruhun, tinsel olarak görülen kişinin bir özelliği olmasıdır. Tin daha genel bir terimdir ve kişi ile evren arasındaki bir ilişkiyi belirtir; oysa ruh bu ilişkiyi yaşamakta olan kişiyi belirten daha benliğe yönelik bir terimdir.”( Sh : 47)

Ruh bize tinden daha yakındır. İlişkilerden doğan tinselliğin benliğimizdeki formudur.

Benlik

Bazı kavramları, doğru biçimde ve yerli yerinde kullanırız. “Benlik” de bu tür kavramlardandır. Ancak, benliğin neliği üzerine düşünmeye başladığımızda kendimizi karmaşanın içinde buluruz. Benliğin tanımlanamazlığı üzerinde birçok yazar uzlaşma halindedir.

Aynı biyolojik bedenin içinde konumlanmamıza karşın, insanlar birbirine farklı bütünlerdir. Her birimizin dış dünya(evren) ile ilişkisi farklıdır. Belirleyemediğimiz değişkenlerin etken olduğu çok karmaşık bir ilişkidir bu. Benliğin bölümlerinden değil de boyutlarından söz edebiliriz belki.

“Benlik, aşk gibi herkesin kullandığı, ancak kimsenin tanımlayamadığı sözcüklerden birisidir.” “ Yapabileceğimizin en iyisini yapıp, benliği merkezinde birinci şahıs zamiri bulunan zihinsel temsiller topluluğu olarak tanımlayacağız.”

Her şeyden önce benlik, “ben”i de içine alan daha geniş kapsamlı bir kavramdır. Benlik kendiyle özdeş değildir. (Sh: 64) Benlik kendi dışındaki şeylerle (ötekilerle) varlık kazanır. (Öteki’ne aşağıda daha geniş değinilecektir.)

Benlik dünyayla ilişkisinde hep yeniden tanımlanır.

Ego (Ben), bireyselliğin öne çıkardığı bir kavramdır. Psikanalizin nesnesi “ben” dir.

Ego’dan söz ettiğimizde, benliğimize de vurgu yaparız. Ego ötekileri ikincil kılacak şekilde eyler. Ya da bizim ego tasarımımız böyle bir anlamaya yol açar. Egomuz isteyendir, kendi için tüketendir.

Ego şekilsiz “id”i bastırır. İnsanlar ve gerçeklikler arasında sınır koyar (Sh:107) Ego koyduğu standartlar ile duyular üstü algı ve mistik bilinçlenmeyi dışlar.

Kovel tam burada, Ego ile ruhu ayırır. Ego’ya özgü bilinç, duyuların doğrulayamadığını dışlarken, “ruh” a özgü bilinç herhangi bir sınırlama yapmadan, diğer varlıkları değişik düzeyde kavrar. Ego bilincinin ana görevi ruh bilincini bastırmaktır. Ancak ego-ruh ilişkisi iyi-kötü ilişkisi gibi de görülmemelidir. “Hepimiz tarihsel etkinliğimizde bir çatışma halinde bulunan egosal ve ruhsal yönlere sahibiz. Önemli bir noktada biri ya da diğeri ön plana çıkabilir ve o noktayı belirler”( Sh:106)

Benlik ve Tin

Benlik, tin ve ego kavramlarına kısaca değindikten sonra, benlik ile tin arasında bazı ilişkileri daha rahat kurabiliriz.

“Bazı kullanımlarında tinin bir boyutu, benliğe yani kişinin zihinsel temsiline gönderme yapar.”

“İçsel olarak, tin varlıklardan oluşmuş ruhlar olduğumuz düşüncesi, rasyonel toplumun gereklerine ve sağduyusuna aykırıdır.” (Sh:57) “Modern bakış bu anlamda benliğin tinden uzaklaşması sonucunu doğurmuştur. “

“Tinler öteki insanlar ve evrenle ilişkilerin yapıtaşlarıdır. Tin varlıklar benliklerin parçasıdırlar. “(Sh:61)

“Tinsel şeyler, benliği varlığa bağlayan “ötekiliğin alanında olup biter”

Benlik soyut bir kendilik değildir. “Onun varlıkla ilişkili olarak ötekiliği vardır. Tinsel şeyler benliği varlığa bağlayan ötekiliğin alanında olup biter.”( Sh:63)

Tinsel sorun benliğin içeriği ile ilgili değil, benliğin bağlandığı bir benlik olmayanın (ötekilik) varoluşu ile ilgilidir.

Nedir öteki?

“Öteki’ni, benliğin de ait olduğu daha geniş kendiliğe ait bir şey olarak ve benliğin kavrayabileceğimiz ve ifade edebileceğimiz bütün yönlerini tanımladıktan sonra, geriye kalan şey olarak düşünmeye başlayabiliriz.” (Sh:62) “Öteki dediğimiz, yaşam gerçeğinin, tarihsel yaşam koşullarının, diğer varlıklara duyulan sevgi ve nefretin, yaşamın kendi dokusunun üzerine bıraktığı izdir. (Sh: 65) “Ötekiliğin ve ötekilik ilişkilerinin, hepimizin bildiği başlıca şekilleri “doğa, aşk, vicdan (Freud-superego), devlet, tanrı, şeytandır.”

“Benliğin insan varlığı için hem gerekli hem de esas olduğunu, ama tinden uzaklaştırılmış toplum insanları böyle düşünmeye itse de , benliğin varlıkla özdeş olmadığını ileri sürmek istiyorum. Bu aynı zamanda benliğin sınırlarını belirleyen psikoloji söyleminin, gerçekliğimizin tümünü kavramada sandığımızdan daha güçsüz olduğu anlamına gelir. Nitekim benlik sadece pozitif benlik değildir; onun , varlıkla ilişkili olarak Ötekiliği vardır ve tinsel dediğimiz şeyler benliği varlığa bağlayan Ötekiliğin alanında olup biter.” ( Sh:63)

“Yarılma, öteki’nin benlikle herhangi bir ortak” varlığa” sahip olduğunun tanınmadığı bir “varlık” biçimine karşılık gelir. Ötekilik sadece öteki varlıklara ait değildir. O bizim varlık biçimimize kazınmıştır; o insan olma biçimimizdir. Bu ise, “Bilinç,özbilinç ve dil’in ötekiliğin tezahürleri” olduğu anlamına gelir. (Sh:74)

“Tin’in takındığı benlik tarzının yaşamdaki karşılığı nedir? Ruh mu? Ruhun bir formülü olamaz. Çünkü mutlak, evrensel bir tin yoktur, evrensel bir benlik de.

Kaynak: felsefeekibi.com

Cesare Pavese / Kadın düşmanı bu Adam. Vurun Kahpeye!

Cesare Pavese (Yaşama Uğraşı'ndan)


"Yaşama Sanatı, yalanlara inanmayı bilme sanatıdır. Bunun en korkunç yanı, doğrunun ne olduğunu bilmediğimizden, bir yalanın yalan olduğunu hala anlayabilmemizdir."

Cesare Pavese


"Yaşanacak bir yaşam vardır. Binilecek bisikletler vardir. Yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları vardır."

27-Eylül-1937

Kadınların her zaman "ölüm gibi acı", kötülük yatağı, aldatıcı, sürtük ve "Dalila" oluşlarının temel nedeni sadece şudur: bir erkek, eğer hadım değilse, her kadınla kendini tatmin edebilir. Oysa kadınlar kolay kolay elde edemezler bu özgürlük veren mutluluğu; hiç değilse, her erkekle, çoğu zaman da sevdikleri erkekle veözellikle onu sevdikleri için gerçekleştiremezler bu mutluluğu. Bunu bir keretattılar mı da, başka bir şey düşünmezler ve bu zevk anına duydukları haklı özlemyüzünden hiçbir kötülüğü yapmaktan çekinmez duruma gelirler. Sürüklenirler buna. Hayatın temel trajedisi de budur. Çok çabuk tatmin olan bir erkeğin hiç doğmamış olması bile daha iyidir. İntiharı haklı kılacak bir eksiktir bu. (sf:38)

30-Eylül-1937

Evlenmeye değer kadınlar bir erkeğin evlenecek kadar güvenemediği kadınlardır.

Bu da korkunç bir şeydir: yaşama sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu göstermekten başka birşey değildir;bunu başaramadık mı, bırakıp giderler bizi. (sf:38)

17-Kasım-1937

Her kadın, sevdiği uzaklardayken dertleşebileceği birlikte boş saatlerini doldurabileceği bir erkek arkadaş arar; bu arkadaşın, uzaktaki adam için duyduğu sevgi üzerinde bir etkisi olmadığını söyler; erkek arkadaşı kadının uzaktakine olan sevgisiyleçatışabilecek bir şey istedi mi; kadın incinir; ama bu arkadaş daha çok acı çekmemek için sözlerini, bakışlarını denetlemeye, daha dikkatli davranmaya kalkıştı mı, kadın-herhangi bir kadın- adamın acı çekişini görebilmek için hemen onun üzerindeki çekiciliğini arttırır.

...Sevdiğin kadın günlerinin ne kadar boş, dayanılmaz olduğunu sana söyleyebilir;şaşılacak olan, senin günlerinin nasıl geçtiğine hiç aldırmayışıdır. (sf:39)


18-Temmuz-1938

Bir kadının birkaç delikanlının yanındayken neden düşünceli, utangaç ve özür diler bir durumda olduğunu anlamak için, kendini aralarından birini seçmen için bekleyen beş altıorospunun arasındayken neler hissettiğini düşün. (sf:70)

20-Mayıs-1939

...Erkek olsa olsa, kötülüğün kölesidir; oysa kadın, cinsel ilişkiden sonra, bundan doğabilecek sonuçların kölesidir: bu konularda son derece becerikli davranmasının nedeni budur. (sf:95)

31-Ağustos-1940

Zeka gösterileriyle bir kadını elde edebileceğini sanmak kadar budalaca bir şey yoktur. Bu konularda zeka güzellikle yarışamaz;çünkü güzelliğin cinsel heyecan uyandırmasına karşılık, zeka böyle bir şey yapamaz.

İnsan bu tutumla, ancak zeka yetki, zenginlik ve ün elde etmenin bir aracı olarak göründüğü zaman bir kadını elde edebilir; çünkü bu durumda kadın sözü edilen olanaklardan yararlanacağını bilir. Ama zeka kendi başına, kişisel hiçbir yanı olmayan büyük bir makina gibi, her kadını kayıtsız bırakır. Unutmaman gereken bir gerçek. (sf:121)


14-Ekim-1940

...Kadınların köklü ve kesin bir kayıtsızlıkları vardır şiire karşı. Bu bakımdan "eylemci" insanlara benzerler-bütün kadınlar "eylemcidir" aslında. Gençken, kurnazca bir nedenle şiire ilgi duyarmış gibi görünürler: şiir, kadınların gerçek saydıkları her şeyin kökünde yatan bir coşkunluktan, Bakhos ayinlerine özgü bir coşkunluktan doğar. Kadınlar, toy ve özentili oldukları zamanlarda bile, hayatla karşı karşıya geldikleri zaman içlerinde uyanan o gerçek ve etkin duyguyla başka bir duyguyu hiçbir zaman birbirine karıştırmazlar...

Bir kadın, bir erkeğin kendisini gece-gündüz düşünmesinden hoşlanmaz, çünkü kendisi her an o erkeği düşünmemektedir. (sf:124)

14-Nisan-1941

Hiçbir kadın para için evlenmez; bütün kadınlar bir milyonerle evlenmeden önce, ona aşık olacak kadar kurnazdır. (sf:134)

TEZER ÖZLÜ / BU KADIN BENİ RAHATSIZ EDİYOR ABİDİN!

Tezer Özlü 10 Eylül 1943, Simav, Kütahya DOĞDU. 18 Şubat 1986, Zürih, İsviçre ÖLDÜ. Özellikle Çocukluğun Soğuk Geceleri ve Yaşamın Ucuna Yolculuk olmak üzere az sayıda kitabıyla tanınır.

''hiç kimseyle kendimle bile yaşlanmak istemiyorum''

1

''şunu öğrenmelisin: sen hiçbir işe yaramaz değilsin. seni senden çalan toplumdur''

''sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla,namus anlayışınızla,başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yanım yok.aranızda dolaşmak için giyiniyorum.hem de iyi giyiniyorum.iyi giyinene iyi yer verdiğiniz için.aranızda dolaşmak için çalışıyorum.istediğimi çalışmama izin vermediğiniz için.içgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için.hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum,birşey yapıldı sanıyorsunuz.yaşamım boyunca içimi kemirttiniz.evlerinizle.okullarınızla.işyerlerinizle.özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz.ölmek istedim,dirilttiniz. yazı yazmak istedim,aç kalırsın dediniz.aç kalmayı denedim,serum verdiniz.delirdim,kafama elektrik verdiniz.hiç aile olmıyacak insanla biraraya geldim,gene aile olduk.ben bütün bunların dışındayım...''

2

"bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. inemiyorum. yaşayamıyorum. ölemiyorum..."

3

“ölüm düşüncesi izliyor beni. gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. bunun belli bir nedeni yok. yaşansa da olur, yaşanmasa da. bir kaygı yalnız. beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı. karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. herkes her geceki uykusunu uyuyor. ev soğuk. çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. kusmamak için üstüne reçelli ekmek yiyiyorum. genç bir kızım. ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var. karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. karşı çıkmak istediğim kurallar var. bir haykırış! küçük dünyanız sizin olsun. bir haykırış! sessizce yatağa dönüyorum. ölümü ve yokluğu üzerine uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor. şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor. korkacak birşey yok. kırlarda koşuyorum. sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum. hep kırlar. esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım. birazdan ölüm beni alacak.“